Anasayfa > Haftalık Yazılar > OHAL ve Başkanlık

OHAL ve Başkanlık

Murat Belge

31 Ekim 2016

“OHAL” diye bir kavramımız, o kavramın anlattığı bir “rejim”imiz var. “OHAL”, “olağanüstü hal” demek. Toplum hayatını ciddi bir şekilde tehdit eden, sekteye uğratan olay olduğunda OHAL ilân ediliyor - geçici bir süre için. “Olağan hal”de olmayacak şeylerin, yani demokrasiyi kısıtlayan, hukuk devletini rafa kaldıran bazı tedbir ve uygulamaların olmasına izin veriyor bu “düzenleme”.

Şu anda Türkiye’ye hükmetmekte olan siyasî irade, bu “olağanüstü hal”in “olağan hal”e dönüşmesini istiyor. Cumhurbaşkanı kendisi söyledi. “Bir yıldan fazla da sürebilir” dedi. Belli, üç ayda bir Meclis’e gelecek; Meclis, devamını gerekli görecek ve uzatacak. Böyle böyle, hayatımızın “olağan” hali olacak. Adı da “Başkanlık Sistemi” olacak.

Bu konu da arada bir tartışılıyor: Muhalefet edenler, “Nedir?” diye soruyorlar, “Başkanlık sistemi derken neyi öneriyorsunuz?” Neyi önerdiklerinin cevabı şu günlerdeki uygulamalarında yazılı. İşte bu, “sistem” bu. Hiçbir denetime, frene yer bırakmayan bir “tek adam” rejimi.

Bir üniversite rektör seçimi yapıyor. Rektör seçimlerinde benzeri pek görülmemiş bir çoğunlukla bir kişiyi rektör seçiyor. Formalite gereği Cumhurbaşkanı da bir kâğıda imzasını atacak, rektör işine başlayacak. Ama böyle olmuyor çünkü Cumhurbaşkanı o kişinin rektör seçilmesini istemiyor. Bunun ciddi bir nedeni var mı? Örneğin o kişi “suç” mu işlemiş? Hayır. Zaten öyle olsa hukukî prosedür neyse o uygulanmalı. Ama Cumhurbaşkanı o kişinin rektör olması fikrinden mutlu olmuyorsa, bu yeterli gerekçe. Formalite birdenbire formalite olmaktan çıkıyor. İmzalamıyor. O kadar. Bu arada “Olağanüstü Hal” hızla “Olağan Hal”e dönüştüğü için Kararname de geliyor ve “rektör seçimleri” ilga ediliyor!

12 Eylül’de ünlü “Aydınlar Dilekçesi”nin metnini hazırlarken, “Bu rejim halkın demokrasiyi hak edecek bilinci kazanmadığı varsayımıyla hareket ediyor” demiştik (mealen): “Toplumun en iyi eğitimli kesiminin de kendine rektör seçmesine güvenemedi.”

Aynı durum. Bir üniversitenin şu kadar sayıda öğretim üyesinin iradesi sıfır hükmünde. Onları kimin temsil edeceğine devlet başkanı karar verecek.

“OHAL”, bir darbe girişimi üzerine ilân olmuştu. Bu üniversitenin ya da rektörünün o girişimle bir ilgisi var mı? Olabilir mi? Yukarıda söylediğim gibi, olsaydı, hukukî prosedürün işlemesi gerekirdi zaten. Hayır, böyle bir şey yok. Ama Cumhurbaşkanı, kendi bileceği gerekçelerle, o kişinin rektör olmasını istemiyor. Bu kadar basit.

Bu bize önerilen “Başkanlık ‘Sistemi’nin” nasıl bir şey olacağı konusunda fikir veriyor mu? Evet, veriyor.

Cumhurbaşkanı’nın “rektör” olması fikrinden hoşlanmadığı kişiyi rektör seçen birkaç yüz öğretim üyesini düşünün. O kişiyi seçtiklerine göre, bu kişilerin öğretim üyesi olması iyi bir şey mi? Elbette değil.

O halde “Olağanüstü-Olağan Hal ve Başkanlık Sistemi” çerçevesinde onların da bu görevlerine ve bu sıfatlarına son verilmesi gerekir.

Bu arada, muhalefet partisinden biri, partili arkadaşlarıyla birlikte, Aydın’da bir lokantada bir şeyler yemektedir. Biri gelir içeri, bu milletvekiline tabancayla ateş eder, yaralar. “Münferit” biri otobüste bir kadına saldırıp tekmelemiştir. Ondan da birkaç gün önce bir başkası “Adliye önünde Can Dündar’a kurşun atmıştır. Daha öncelere de gidebiliriz bu tip olaylar konusunda.

Cumhurbaşkanı her gün konuşuyor, yurt içinde veya dışında, hoşuna gitmeyen olaylar hakkında ağzını açıp gözünü yumuyor. Ama şu saydığım –ve saymadığım– olaylar konusunda hiçbir şey söylemiyor. Olmadığı kanıtlanan “Kabataş olayları” üstüne günlerce konuştuğu halde bu olaylar üstüne ses seda yok.

Frenkçe’de “vigilante” derler. Faşist ve faşizan rejimlerde sıkça görülür: resmî hiçbir görevi olmayan birileri kendilerini “düzenin bekçisi” ilân eder ve kendi verdikleri kararları uygulamaya girişirler.

Faşizm’in en klasik örneği Almanya’da bu iş “Freikorps’la başlamıştı. Nazi Partisi’nin oluşumu sırasında “SA”ya dönüştü. Sonra iyice resmileşip (ama bazı önemli aşamalardan geçerek) “SS” oldu.

Ben bunları yazarken Cumhuriyet gazetesinin basıldığı, Aydın Engin ve iş arkadaşlarının gözaltına alındığı haberleri geldi. Bu koşullarda yazı yazmanın bir anlamı, işlevi kalıyor mu? Bence kalmıyor.