Anasayfa > Haftalık Yazılar > Muhammed: Allah'ın Elçisi

Muhammed: Allah'ın Elçisi

Polat S. Alpman

10 Kasım 2016

Önce HDP’li vekillere ardından Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarına yapılan operasyonların ve devamında tutuklamaların tozu-dumanı sürerken gürültü-patırtı etmeksizin vizyona giren Majid Majidi’nin Muhammed: Allah'ın Elçisi (Muhammad: The Messenger of God) filmi, Ortadoğu toplumları açısından bir arayışın izlerini içeriyor. Her geçen gün Şarkın ahlakıyla ahlaklanan memleketin sarsıcı ve sert siyasal ikliminin elverdiği ölçüde filmle ilgili yazılar yazıldı, tartışmalar yapıldı. Fakat bu tartışmalar hâlihazırdaki sert, yıkıcı iklimden ve son dönemlerde daha da yükselen millilik ve mezhepçilik taassubundan bağımsız gerçekleşmedi.

Bir zamanlar Libya devlet lideri olan ve 2011 yılında linç edilerek yaşamını kaybeden Muammer Kaddafi tarafından finanse edilen ve Mustafa Akkad tarafından yönetilen 1976 yapımı Çağrı (The Message) filminden sonra bu film, Hz. Muhammet’in hayatının konu edildiği yüksek bütçeli prodüksiyona sahip ilk film. Bundan dolayı da dikkatleri çeken filmin anlatım tarzı ve hikayesi bir sinema ürünü olduğu kadar içinde yaşadığımız çağın krizlerini anlamak için de tartışılmaya değer.

Türkiye’deki İslamcı kamuoyunun milli ve dini eleştirilerine muhatap olmakta gecikmeyen filmin en büyük eksikliği İslam’ın mesajından ne anladığını anlatmak yerine Hz. Muhammet’i bir tür ikon olarak inşa etmeye çalışması olarak yorumlanabilir; belki de aktarmak istediği mesaj budur, neden olmasın. İslam dünyasındaki farklı peygamber tasavvurları içerisinde ‘mucize peygamberi’ olarak Hz. Muhammet’in tasvir edilmesi yaygın bir gelenek. Filmde anlatılan dönem ve peygamberliğe giden süreç hem mucizelerle ilerleyen hem de yaşadığı çağın çelişkileriyle karşılaşmaları içeren bir süreç. Ancak diğer taraftan Hz. Muhammet’in karşılaştığı farklı dünyaları göstermesi bakımından oldukça başarılı olarak kabul edilebilir.

Film, Caferi mezhebinin inancına uygun biçimde Haşimi kabilesinin bir hikayesi olarak sunulmuş. Hz. Muhammet’in dedesi Abdülmuttalip ile başlayan film onun oğlu ve Peygamber’in amcası olan Ebu Talip ile devam ediyor. Ebu Talip Sünni mezhebine göre Hz. Muhammet’e destek olmasına rağmen Müslüman değil. Şia mezhebine göre ise çok değerli ve takvalı bir Müslüman. Bu tür detaylar bir kenara bırakıldığında Sünni öğretiye de oldukça uygun bir film olduğu kolaylıkla söylenebilir. Ancak bu konuda herkes aynı fikirde değil. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı bile filmle ilgili yazılı bir eleştiri yayınladı. Bu eleştiriler olağan karşılanmalı, çünkü birçok açıdan paramparça olan Müslüman toplumların, hepsine birden seslenmeyi başarmak, tümünün değerlerine, duygularına karşılık gelen tercümenin gerçekleşmesini sağlamak şimdilik mümkün değil.

Hz. Muhammet’in hayatına dair üçlemenin ilk filmi olan bu film, genellikle peygamberlik öncesi döneme odaklandığı için politik tartışmaları pek içermiyor. Daha çok doğumu ve ilk gençliği üzerine odaklanan bir hikayeye sahip ve belki de bu yüzden filmde kadınlar daha ön planda görünüyor. Özellikle Peygamber’in yüzünü göstermemek konusundaki tabuyu korumak adına yapılanlar ve bu tabuyu aşmaya yönelik çabanın kendisini göz ardı etmek kolay değil. Günümüzde bu yüz göstermeme konusundaki fetvanın bir tercihten, takvadan bir tür nass, dini bir kaideye dönüşmesi sadece sureti gösterip göstermemekle sınırlı kalmayıp sesi de ortadan kaldırarak Peygamber’e ait ifadelerin altyazıyla aktarılmasına neden olmuş.

Bu ve benzeri meseleler İslamcıların kendi tarihselliği içerisinde ve kendi içlerinde yapacakları esaslı tartışmalarla değerlendireceği konular olarak yerini korumaya devam ededursun, Majidi’nin filmine yönelik eleştirilerin önemli bir kısmı izandan ve insaftan yoksun. İzlemeyen ama izlemeden eleştirmeyi bir erdem ve takvalı olmanın gereği olarak sunanları bir kenara bırakacak olursak eleştirilerin iki ana hatta ayrıldığı söylenebilir. İlki filmin bir Şii tarafından ve Şia mezhebine yakın bir bakışla çekildiğini unutmaksızın, böyle bir filmin çekilmiş olmasından memnun olup Hz. Muhammet’in hayatının –detaylara takılmaksızın- sinema diliyle başarılı bir biçimde anlatıldığını düşünenler. İkincisi ise filmin İslam düşmanları tarafından İslam’ı yıkmak için yeni bir proje olduğunu savunanlar. Bu eleştirinin nedenlerinden biri yönetmenin Caferi olması –dolayısıyla filmin bir Şii filmi olması-; filmin “ehl-i kitap” olarak ifade edilen, Yahudi ve Hristiyanları ortak bir noktaya çağırması [1] ve Hz. Muhammet’in Hollywood sinemasının inşa ettiği İsa peygambere benzer bir figür olarak sunulması.

Yeni Türkiye’ye münasip İslamcı tipi açısından uzatmaya gerek yok, gayet açık ve net, bunların hepsi Batılılar tarafından İslam’ı yıkmak için gerçekleştirilen sinsi planın küçük parçaları!

Bu tür eleştiri biçimi, eleştiriden daha çok baktığı her meselede bir Haçlı saldırısı ya da İslam’ın Protestanlaşması sürecini görmenin hazzından kendini alamayanların Müslümanların ferasetine yönelik bir müdahalesi olarak yorumlanabilir. Ancak söz konusu bu müdahale aksine, din müdafaasının örneği olarak sunuluyor. Dolayısıyla bu tür eleştirileri dile getirenler, Müslümanların dertlerini anlatma biçimlerine müdahaleyi aynı zamanda dini bir müdahale olarak kabul ediyorlar. Bu nedenle İslam’a ilişkin herhangi bir talebin kendisi, mezhep gibi alt inanç sistemlerinin tarassudu altına alınıyor.

Majidi, İslam dünyası açısından belki de en güçlü ortak nitelik olarak varsaydığı anti-semitik unsurları, hikayesinin bir parçası olarak işlerken diğer yandan Ümeyye-Haşimi gerilimini de perdeye yansıtıyor. Böylelikle dini anlatıdaki hak-batıl, iyi-kötü mücadelesi farklı bağlamlar üzerinden yeniden kuruluyor. Filmin yönetmenine İranlı bir Şii olarakbakıldığı için bu mücadelede durduğu yerin ve bunu anlatma biçiminin, gittikçe Sünniliğin düşünsel tekeli altına giren Türkiye’deki egemen İslamcılık açısından tekil bir bağlamda okunması artık olağan bir durum. Allahtan, az da olsa makul olan belli bir kesim daha var. Bu kesim egemen siyasal alandan kopmamakla birlikte siyaset konusunda açıktan tavır alarak konuşmayan ancak en azından estetik, ahlak, irfan meselesini iktidar makinesine kaptırmamaya özen gösteriyor. Meseleye müspet bakanlar açısından filmin eleştirisi, aynı zamanda filmin varlığını onaylayan ve bu tür çabaların geliştirilmesine yönelik ihtiyacı gösteriyor.

Kaldı ki Majidi’nin ‘Batıya şirin görünmek’ için böyle bir film çektiğini öne sürmek, fazlasıyla kolaycı ve derdini, mesajını sinemayla anlatabilmek için harcanan emeği Batı olarak kodladığı mutlak heyula uğruna hor görmeyi içeriyor. Göründüğü kadarıyla İslamcılık düşüncesinde, özellikle Türkiye İslamcılığında gittikçe kısırlaşan ve bir iktidar ideolojisinden öteye gidemeyen sosyo-politik İslamcı tefekkür, bizden olanlar-olmayanlar gibi berbat bir kimlik denkleminde çakılı kalmaya devam edecek.


***

Filmin son kısmında izleyiciye mesaj vermek için kullanılan ayetler ‘dinler arası diyalog’ tartışmalarında kullanılan ayetleri içeriyor. Bunlardan biri Al-i İmran Suresinin 64. Ayeti (Diyanet İşleri Başkanlığı tercümesi): “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin.’Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki; Şahit olun, biz Müslümanlardanız.” Bununla birlikte filmin anti-semitik bir bakış barındırmasına rağmen diğer dinlerle bir ortaklık araması, Türkiye’nin egemen siyasal aktörleri için hayra alamet bir arayış değil. Geçen yazıda değinildiği ve Diriliş Ertuğrul dizisi örneğinde de görüldüğü üzere, kendini Haçlı ordularına karşı cenk edenler gibi hissetmeye hevesli olanların hissiyatı, ortaklıklardan daha çok farklılıklara ön plana çıkartmayı kendine iş edinmekte.