Merhamet

Tanıl Bora

23 Kasım 2016

Merhamet, muhatabını onurlandırmaz. Hele merhamet dilemek, ezicidir. Merhamet, öznesini, merhamet edeni yüceltir; buradaki ahlâkî yücelişin de, kudret ve kibir cinsinden bir ‘yücelmenin’ altında kalmaması zordur.[1] 

Daha çok muhafazakârlar severler merhameti. Amerikan Cumhuriyetçileri, on yıl kadar önce “merhametli muhafazakârlık”[2]  şiârını ortaya atmışlardı: sosyal hakları ve sosyal devleti, aile-cemaat ve hayır-hasenat faaliyetiyle ikame etmeye dönük bir ‘açılım’. Size tanıdık gelecektir. Yoksulluğun sebeplerini mesele etmeden, yoksulları kendi kendilerini kurtaracakları bir dayanışmaya sevk etmek yerine; yoksulluğu kader ve ‘tabiat’ kabul ederek, onlara acımak ve şefkat göstermek. 

Genel olarak, değiştirmeye çalışmak yerine, ezelî-ebedî hakikate rıza göstermenin bir çıktısıdır muhafazakâr muhayyilede, merhamet. Alev Alatlı’nın Rusya dizisinin 2004’te yayımlanan birinci kitabının adı Aydınlanma Değil Merhamet idi. Tanrı’ya, okuma yazmayla değil duyarak, görerek, azizlerden ibret alarak, “ışıkla değil ısıyla” ulaşılabileceğinin alâmeti olan bir şiâr: akıl yerine duygu olarak merhamet…

***

Büyük dinler, merhamet ahlâkını estetikleştirirler. Hz. İsa, bizzat bir merhamet ikonu. Schopenhauer’de, bütün varlığın acısını hissetmek, içselleştirmek, kendini idrakin ve bilincin kapısıdır. İslâmiyet’te merhameti emreden ‘güçlü’ hadisler var: “Allah’ın kullarının kalplerine yerleştirdiği merhamettir ve Allah, ancak merhametli kullarına rahmet eder.” “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez”.

***

Birbirlerine karşı merhametli olmak, din kardeşleri arasında mı vazifedir, yoksa bütün insan-kardeşler arasında mı? Öğretinin ilkini işaret ettiği okumaları bulunsa dahi, dinlerin sosyal ve siyasî tarihi, çoğunlukla a şıkkını bile bize mumla aratacaktır. 

Dinlerin geleneğiyle sarıp sarmalanmış olan kardeşlik ilkesinin, Fransız Devrimi’nden sonraki seyirde, kamusal-cumhuriyetçi bir erdem olarak dayanışmaya dönüşmesi, biraz da bundan. Merhametin kuvve’sini tikelden genele-kamusala taşıma arayışı var burada. Sadece Kardeşlerimiz’in değil, “öteki” insanların da sorumluluğunu taşıma iradesi…

Uluslararası insan hakları hareketi, bunun için, mülteci krizi vesilesiyle özellikle Batı kamuoylarına hitap ederken: “Merhamet değil, insan hakları” şiârını canlandırıyor. 

***

Hakları, dayanışmayı ikame etme riskini bilirken, merhamete merhametsizlik etmeyelim ama.
Kelimenin kaynaklarına dönmek, merhametimizi güçlendirir. Arapça “marhama”, acıma, şefkat demek; kökünde “rahim” var: koruma, esirgeme. İngilizcede ve Latin dillerinde merhamet, compassion, Latince “com” (beraber) ve “pati” (acı çekmek) bileşiğidir;[3] müştereken acı duymak, birinin/başkasının acısını duymak anlamına geliyor. Şefkat/esirgeme/koruma ile acıyı paylaşma arasındaki ayrım, merhamet kelimesinin ortak paydasını çatlatacak kadar büyük olabilir aslında! Her halükârda, merhameti, acıyı paylaşmak, başkalarının acısını duymak istikametinde düşünmeye, şefkati evrenselleştirmeye açılan bir ufkumuz var.

***

Güçlünün, devletin, iktidarın merhamet etmesinden başka, “aşağıdakilerin” merhameti yok mu bir de? Yönetilenlerin, aşağıdakilerin, sıradan insanların, eşitler arasındaki ‘sivil’ merhameti…

İhsan Eliaçık, tahakküme, şiddete, barbarlığa karşı dünyayı ayakta tutan şeyin insanlardaki “rahmet ve merhamet duyguları” olduğunu yazmıştı. Toplumu bir arada tutan bir kuvve, bir nevi ‘kamu kaynağı’ olarak görebilirsiniz, insanların merhametini.

Sebebinden gerekçesinden failinden muhatabından ari olarak, zulme, gadre, şiddete, insafsızlığa adaletsizliğe karşı bir irkilmedir, o merhamet. “Yazıktır” infialidir. İnsaf ölçüsüdür (insaf: Arapça ılımlılık, merhamet). “Ne olursa olsun, bir insana bu yapılmaz, yapılamaz” hissidir. İnsan hakları etiğinin bir tabii kaynağı sayabilirsiniz o hissi.

***

İsmet Özel ‘bile’, şair yanıyla, “Merhamet belki çok yüce bir şey ve muhtemel ki merhamet aşktan üstün,” diye yazmış bir defasında.

Nesimî’nin derlediği nefes: “Can-ı aşkı nûş edenler müptelâdır ekseri (…) Müptelâ-yı merhamet kıl kalbi vîran aşkına,” -iktidarın hep uzağındakilerin arasından-, merhameti bir iptilâya çevirme öğüdünü üflüyor kulağımıza.

***

“Merhametten maraz doğar” lâfı da “bizim kültürümüzde var”. Epeydir, resmen ve şevkle benimsenen bir şiâr, kamu binalarının alnına yazılsa yeridir. 

Bu “kültürün” tazyiki altında, aşağıdakilerin, toplumun, halkın, milletin, insanların merhametine ne olur? Merhamet, sadece hissî değildir, tecrübeyle gelişir ve öğrenilir de. Öğrenildiği gibi, unutulur, aşınır da. Şehirlerin insanların başına yıkıldığı, binlerce insanın işsiz aşsız haksız hukuksuz bırakılarak “medeni ölüme” mahkûm edildiği, “kurunun yanında yaş” yakmanın adeta sürdürülebilir enerji yatırımına dönüştüğü bir vasatta… söz sahipleri Barış Bıçakçı’nın deyişiyle “nişan alarak konuşur” (link), hınç ve kin estetize edilir, terör-hıyanet-ihanet suçlamaları gaz bombası gibi yağdırılırken… zaten gadre uğrayanların hali konu edilmez, bilinmez, havadis olmazken… gerekçesinden sebebinden failinden muhatabından ari olarak, o saf “insana bu yapılır mı?” irkintisi bile men edilirken… merhamet sağ kalır mı?

Acı olan, vahim olan, ‘halk içinde’ merhametin gözelerinin kuruması, kurutulması… Zulümden, gaddarlıktan irkilme hassasının yittiği, kendi muhiti, kendi Biz’i haricindekilerin acılarına bigâne, “bir insana bu yapılır mı?” haddinin tanınmadığı yerde, toplum olmanın hayatî bir kaynağı kuruyor demektir.


[1] Yine de, devletten adalet ve merhamet beklemenin veya talep etmenin anlamı üzerine Kasım Ocak’ın, Dücane Cündioğlu’nun derslerinden hareketle sürdürdüğü tartışma, okumaya değer: link

[2] Lauren Bernart (ed.), Compassion, Rutledge, Hew York ve Londra 2004, s. 1-14.

[3] Almanca Mitleid da aynısı: “mit”, beraber, “Leid”, acı.