Anasayfa > Haftalık Yazılar > Gelişmiş Ülke Olmak

Gelişmiş Ülke Olmak

Ela Bilgen

26 Kasım 2016

Türkiye'nin bir Avrupa Birliği üyesi olma hayali yıllarca kalkınma, gelişme, zenginleşme, demokratikleşme hayaliyle birlikte yürüdü. AB üyeliği yoksulluktan kurtulmanın ve insan haklarına sahip olmanın, doğrudan söylemek gerekirse "insan" sayılmanın yolu olarak görüldü. Bu macera boyunca Batı "yozlaşmasından" korkan, ama yine de aynı zenginleşerek insanlaşma amacını taşıyıp çareyi "eski Türk coğrafyasında" arayan daha cılız çıkışlar da oldu. AB ile iplerin iyiden iyiye gerildiği bugünlerde Cumhurbaşkanı'nın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dikkat çevirmesiyle o cılız sesler artık bağırıyor.

Peki gelişmiş ülke olmak ne demek? Pek çok ülkeye örnek gösterilen Asya Kaplanları'ndan Güney Kore'nin son bir aydır yaşadıkları gelişmiş ülke olmanın, biz sıradanların "insan" sayılması için o kadar da iyi bir araç olmadığı ortaya koymakta.

Güney Kore, 1960'lardan itibaren hızla büyümeye başlayan endüstrisi ile "az gelişmiş" ülkeler için bir model olarak sunulur. Üstelik "gelişmişler" dünyasına katılmak, ekonomik kalkınmanın yanı sıra liberal demokrasiyi benimsemeyi de gerektirdiğinden Güney Kore de bu yönde atılımlarda bulunmuş ve demokrasisiyle de örnek ülkeler arasına girmiştir. 1980’lerin sonuna kadar sürmüş olan askeri darbe yönetimlerinin güçlü, merkezi otoriteleri sayesinde ihracata dayalı sanayi yatırımları devlet eliyle desteklenmiş ve dünya devi teknoloji ve otomotiv şirketleri kurulmuştur. Ardından gelen liberal demokrasi hamleleriyle ise 80’lerin sonunda demokratik seçimlere gidilmiş, 1991’de Birleşmiş Milletler’e üye olunmasıyla da dünya-sisteminin ekonomik ve siyasi kurumlarına entegrasyon süreci hızlanmıştır. Nitekim Güney Kore, Asya’nın en demokratik ülkeleri arasında sayılmakta.

Ancak son bir aydır ülkede yaşanan olaylar hem Kore'nin dünya devi şirketlerinin, hem de seçimle işbaşına gelmiş devlet başkanı ve hükümet yetkililerinin, başarıya giden yolda sergiledikleri kirli eylemleri ortaya döktü.

Geçtiğimiz Ekim sonunda, Başkanlık ofisinden bazı görevlilerin basına bilgi sızdırmasıyla Başkan Park Geun-hye’nin yakın arkadaşı Choi Soon-sil’in, ülkenin en büyük şirketlerinden kendi denetimindeki vakıflara milyonlarca dolar aktardığı ortaya çıkmıştı. Başkanın giyim kuşamından, yaptığı konuşmalara ve en kritik siyasi kararlara kadar etki ettiği anlaşılan Choi’nin, Başkan’la olan yakınlığını kullanarak pek çok gizli bilgiye eriştiği ve açıklarını öğrendiği şirketler üzerinde baskı kurduğu yönünde güçlü iddialar var. Bunun yanı sıra Başkan Park da resmi yetkili olmamasına rağmen arkadaşını hükümet işlerine dahil etmekle ve hesabına geçirdiği servete göz yummakla suçlanıyor. Choi hakkındaki iddialar oldukça ciddi. Ülkenin, Samsung ve Hyundai gibi büyük şirketleri de dahil olmak üzere çok sayıda şirketin olayda adı geçiyor ve bu şirketlerden bağış adı altında Choi’nin vakıflarına aktarılan paranın büyüklüğü on milyonlarca dolarla ifade ediliyor.

Başkan Park ve Choi arasındaki ilişki aslında ikilinin babalarına dayanmakta. Park’ın babası, askeri darbeyle generallikten devlet başkanlığına terfi etmiş olan ve 1979’da bir suikasta kurban gidene dek ülkeyi 18 yıl boyunca yöneten Park Chung-hee. Choi’nin babası ise Park Chung-hee’ye yakınlığıyla ünlü bir tarikat lideri. Hem annesini, hem de babasını suikastler sonucu yitiren Park’ı çocukluğundan itibaren himaye eden bir isim. Güney Koreliler, Choi’nin de Park’a ruhani rehberlik ettiğini ve başkan üzerinde dini bir etkisi olduğunu düşünüyor.

Batılı basının Choi-Gate diye andığı skandalın ortaya çıkmasından bu yana yüz binlerce Güney Koreli her Cumartesi sokaklara dökülüyor ve Park’a istifa çağrısı yapıyor. Siyasi iktidarların yıllardır şirketlerle sürdürdüğü yakın ilişkileri ve şirketlerin, devletin karar alma mekanizmalarındaki etkisini sorgulayan protestocular, hükümetin sebep olduğu yolsuzluk ve usulsüzlükler nedeniyle yaşam koşullarında ve çalışma hayatında meydana gelen kötüleşmeyi vurguluyorlar. İktidarın yanı sıra bünyelerinde rüşvet fonları oluşturdukları iddia edilen büyük şirketler de eylemcilerin hedefinde.

2018 başında görev süresi dolacak olan ve o zamana kadar istifa yolunu seçmeyecek gibi duran Park, Kasım başında Başbakan ve Maliye Bakanı’nı görevden almıştı. Arkadaşı Choi’nin tutuklanmasının ardından da birkaç defa onunla kurduğu yakın ilişkiden dolayı halktan özür diledi. Ancak tepkileri dindirebilmişe benzemiyor.

Siyasi iktidarların yönetim faaliyetlerini, kapitalistlerin/paralı seçkinlerin/iş adamlarının etkisi ve hatta emirleriyle gerçekleştirdiğini ifade eden 20. yüzyıl tarihçisi Fernand Braudel, “Kapitalizm yalnızca devletle tanımlanır hale geldiğinde, kapitalizm devlet olduğunda zafere ulaşır.”[1]  diyordu.

51 milyonluk Asya Kaplanı, dünyanın en büyük ekonomilerinden ve AB, ABD ve Kanada ile de en yakın ticari ilişkilere sahip ülkelerden biri. II. Dünya Savaşı biterken ülke Japon işgalinden kurtulmuş, ama bu kez de kurtarıcısı ABD’nin ekonomik, siyasi ve askeri himayesi altına girmişti. Kurtarılan bölgeleri ikiye bölen çizgileriyle meşhur Savaş sonrası antlaşmalarının kurbanlarından biri de Kore’ydi ve 1948’de Güney Kore olarak ortaya çıkışından bu yana tüm alanlardaki politikaları, ABD’nin bölgedeki çıkarlarıyla uyumlu olarak belirlendi. Batı’ya önce askeri, sonra ekonomik, en son da jeokültürel alanda topraklarını açmak durumunda kaldı. Güney Kore, kapitalizm için devlet oldu.

Kapitalizm için devlet olmaksa, ekonomik büyüme uğruna kapitalist şirketlere tanınan ayrıcalıklar yüzünden sosyal devletlikten uzaklaşmayı gerektiriyor. Bu koşulu sağlayan siyasi iktidarlar da hizmetlerinin karşılığını, şirketlerden özel hesaplarına kaynak aktararak alıyor. Kaybeden, her koşulda sıradan yurttaşlar oluyor.

Haftalardır sokakları boşaltmayan Güney Korelilerin haykırdığı gibi, yüksek ekonomik büyüme oranlarına ulaşmak, "gelişmiş"lere katılmak ve dünya ekonominin "kaplanı" olmak ülke yurttaşlarının yaşamlarında kesin bir iyileşme anlamına gelmiyor. Dünya pazarından kapılan payın büyük olması, doğrudan ülkenin sıradan insanlarının refah düzeyini arttırmıyor. Güney Kore'de yaşananların apaçık ortaya serdiği gibi, kaynaklar "seçilmişler" ve "seçkinler" arasında paylaşılıp tüketiliyor.

Böyle bir yapı içinde az gelişmiş ya da gelişmekte olan diye kategorileştirilen ülkelerin yurttaşları için “insan gibi” yaşamak amacıyla ulusal kalkınmayı, sanayileşmeyi, dünya devi olmayı hedeflemek ancak yanlış kurulmuş bir korelasyona işaret ediyor. Güney Kore gerçek anlamda bir örnek ülke. Önümüzde duran soruysa onu ne için örnek alacağımız: Kaplanlaşmak için mi, yoksa “gelişmiş”liği yeniden tanımlamak için mi?


[1] Braudel’den aktaran Giovanni Arrighi, Uzun Yirminci Yüzyıl, Çev. Recep Boztemur, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2000, s. 28-30.