Anasayfa > Haftalık Yazılar > İhtilattan Men

İhtilattan Men

Barış Özkul

11 Aralık 2016

Cumhurbaşkanı'nın 15 Temmuz sonrasında AB’yi karşısına almasının pratik gerekçeleri olabilir. AİHM çekincesinden, yargı süreçlerinin Avrupa'ya taşınmasının olası sonuçlarından bahsedildi. Ama bu pratik gerekçeler kuşatıcı bir dünya görüşünden bağımsız değil. AB’yi çifte standartla, ikiyüzlülükle suçlayan siyasî iktidar sözgelimi Mısır’da darbeyi destekleyen Suudi Arabistan’a hiç sesini çıkartmadı. Çünkü esas olan belli bir dünya görüşüyle, bir değerler manzumesiyle köprüleri atmak. Erdoğan, “ne George ne Hans beni ilgilendirmez, beni bu millet ilgilendirir” derken topluma bir yön tayin etmekle meşgul. Doğrusu bu, pek yeni bir yön sayılmaz. Osmanlı-Türk muhafazakârlığının Batılılaşma karşısında yüz elli yıllık mücadelesinin yüzü aynı yöne dönüktür ve bu ideolojik tahkimatın destek halkası faşist-muhafazakâr çoğunlukla sınırlı değildir. Batı/AB sözkonusu olduğunda Türkiye solu da düpedüz milliyetçi tavırlar alabilir, almıştır da.

Ortalama bir muhafazakârın veya faşistin AB’ye karşı olması anlaşılabilir. En basitinden güçler ayrılığını ve etkin yargı denetimini ortadan kaldırmaya kararlı bir zihniyetin AB müktesebatından hoşnutluk duymayacağı bellidir. Birtakım ekonomik mülahazalarla sürdürülen zoraki evlilik gideceği yere kadar gidecek; ilkelerde uzlaşı imkânsız bir hayal olarak kalacaktır. Avrupa’da sağın yükselişi aynı zamanda İslâmofobik faşizmin yükselişi anlamına geldiğinden, orada Le Pen’ler-Wilders’ler burada AKP bir kısır döngünün gönüllü aktörleri olmaktan memnunlar. AB ve Türkiye karşıtlığının yarattığı patolojik kutuplaşmanın iç siyasette etkili karşılıkları var. Dolayısıyla sağ açısından bir paradoks yok.

Paradoks, Türkiye solunun AB’ye yönelik tavrında. AB’nin bir emperyalistler bloğu olduğuna dair “parlak” analizlerin buralarda taraftarı çoktur. Bu analizleri yapanların bir kısmı Türkiye'deki siyasî baskı dönemlerinde haklı gerekçelerle Avrupa hukukuna ve ülkelerine sığınsalar da AB'nin emperyalistliği konusundaki inançları sarsılmıyor. Bunu kişisel bir mesele olarak şimdilik bir kenara bırakalım (kişisel olanla politik olanın örtüşmesi artık ne kadar kişiselse) ve AB karşıtı sol tutumun geniş bağlamına, zihniyet evrenine bakalım. 

Bir Nazi bilimi olan jeo-politiğin ve bütün dünyayı devletler arası bir savaş arenası/bir güçler çatışması olarak okuyan “yırtıcı” bilimlerin perspektifinden bakıldığında AB’nin 29 devlet ve bunların çıkarları etrafında bir araya gelmiş bir idari teşkilattan ibaret görünmesi normaldir. Ama solun, hiçbir şey yapmadıysa II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa'da savaşı bitirmiş olan bir uluslararası birliği salt devletlerden ve onların "emperyalist" çıkarlarından ibaret görmesi ancak iktidar odaklı bir bakışla mümkün olabilir. AB içindeki muhalif hareketlerle (siyasî partiler, sendikalar, çevre hareketleri v.b.) siyasî-kültürel deneyimlerin paylaşılması, ilkelere ve değerlere dayalı birtakım alaşımların kurulması, kısacası uzun soluklu küresel bir mücadelenin örgütlenmesi dururken "AB emperyalist bir bloktur" diye diretmek ciddi bir kavrayış sorunudur.

Bu mantığa bir an için hak verelim ve barındırdığı bütün halklarla birlikte AB’nin yekpâre bir emperyalist blok olduğunu kabul edelim; şu durumda AB karşıtı Türkiye solunun Türkiye’de iktidara çok yakın olduğunu; burada köklü bir değişime öncülük ettiğini; dolayısıyla ne AB’nin ne de başka bir uluslararası birliğin destek veya gözetimine muhtaç olduğunu düşünmek gerekir. Türkiye'de buna inanmış olanlar mutlaka vardır, ama gerçeklik böyle değil. Solun sahiplendiği “tam bağımsız Türkiye” ülküsü muktedirlerin elinde kolaylıkla bir sopaya dönüşebiliyor: Tam Bağımsız Türkiye, “kimse bize karışmasın içeride istediğimizin kafasını istediğimiz gibi ezelim” anlamına gelebiliyor. 

Faşizm ve sosyalizm, ırkçılık ve liberalizm, en ağır insan hakkı ihlalleri ve en ileri insan hakları mevzuatı Avrupa’da ortaya çıktı. Mesele, bir coğrafi yönelim meselesi, Çin’le Rusya dururken Avrupa’yı tercih etme meselesi değil. Bir yığın eksik gediğe rağmen insanlığın en ileri değerleri hâlen Avrupa Birliği’nde temsil ediliyor. (Toplumlar/halklar/sol hareketler nezdinde temsil ediliyor diye düzelteyim.) Türkiye'de bugün Batı’ya yönelik bir ihtilattan men politikası izlenirken solun buna seyirci kalması, izolasyonu zımnen de olsa desteklemesi tuhaf olur.