Hafıza

Sema Aslan

24 Aralık 2016

Hafıza ve hikâye arasında doğrudan bir ilişki var. Yaşanmış ya da kurgulanmış hikâyeler ya hafızaya başvurarak söylenir, duyulur, bilinir oluyor ya da hafızaya, kendisinin zaten sahip olduğu gücü anımsatmayı umuyor. Yani hikâye hafızaya dönüyor, hafızayı çağırıyor. Tayfun Pirselimoğlu'nun "Kayıp Şahıslar Albümü" (İthaki Yayınları, 2005) romanının başkişisi Cezmi Kara, bu bağlantı nedeniyle hiç istemese de başını çevirdiği her yerde hikâyeyle karşılaşır. O gitmese, hikâye ona gelir. Matbaada çalışırken dilencinin biri kapıdan uzanıp biraz ısınmak için izin ister ve "Bana bir bardak çay verirsen sana güzel bir hikâye de anlatırım" der mesela, "Bastığın kitaplarda bulamayacağın bir hikâye" hem de. Bu hikâyeler Cezmi Kara'nın başlangıçta yine de bir ölçü iyimserlikle söylediği gibi "hayatındaki taşları yerinden oynatır". Bir gün matbaada çalıştığı sırada gözüne ilişen bir koliye, içinde bomba varmışçasına temkinle yaklaşır ve nedenini kendi de bilmeden kolideki kitaplardan birini çalar. Kitabın üzerinde şöyle yazıyordur: Kayıp Şahıslar Albümü. Sonra bütün hayatı değişir Cezmi Kara'nın; çünkü duyduğu hikâyeleri unutamaz, vesikalık fotoğraflardan bakan yüzlerdeki ifadeleri, fotoğrafların altında yazılı kısa cümleleri görmemiş, bilmemiş gibi yapamaz. Emniyet Genel Müdürlüğünce hazırlanmış olduğu söylenen kitapta yedi yüz on üç kişinin bilgisi vardır. Ölü mü sağ mı bu insanlar, neden kaybolmuşlar, nereye gitmişler merak eder. 

Hikâye ve hafıza arasında bir karşılıklılık olduğu için unutulmasına gönlün (ya da adalet fikrinin) razı gelmediği insanlar ve hayatlar, tekrar tekrar hikâyelerle anlatılıyor. Yine aynı nedenle mesela kayıplar, yitirilmiş olanlar gündelik hikâyeleriyle aramızda dolaşsın diye çaba gösterenler var. Patlama, bomba, iş cinayetleri, maden göçükleri, ihmal ya da sadece kötülük nedeniyle birbiri ardına ölen onlarca, yüzlerce insanın unutulmaması, kurbanların yeniden "insanileştirilmeleri", insanların aslında kurban edilmiş olduğunu söylemek için bu çaba. Birçok kaynaktan ulaşılabilir durumda, kayıpların hikâyelerine. Peki, ne işe yarayacak kurbanların insanileştirilmeleri? Pinochet diktası kurbanları için bir Hafıza Anıtı oluşturan Paine Tutukluları Kayıp ve İnfaz Edilmişlerin Akrabaları Derneği'nin başkanı Juan Leonardo, "aile bireylerinin katılımının sırf gündelik anlatı üretmekle değil, aynı zamanda nesiller arası ve toplum içi diyalog vesilesiyle insan hakları kültürü ve saygısı yaratmak için" de böyle bir anıta niyetlendiklerini söylemiş (link).

Toplumsal diyalog, “hayatını kaybedenlerin hikâyeleri” başlığıyla kayda geçirilen hikâyeler için anlamlı bir gerekçe olabilir. Olayın öncesinde ne yapıyordu, kimdi, nasıl hayalleri vardı, nelere niyetlenmekteydi, olay anında neden oradaydı, yanında kimler vardı, olaydan sonra neler oldu, yakınları neler yaşadı, olayı nasıl yorumladı, cenazesinin başına neler geldi? 

Peki, hafıza her daim tetikte midir? Yoksa bir bağlama mı ihtiyacı vardır? Ortalık güllük gülistanlıkken de hafızamız işlemeyi sürdürür mü? Büyük ihtimalle sürdürür ki, bazı insanlar bazı durumlarda bu hafızanın yönlendirmesiyle hareket ederler. Kadınların "geceler de bizim, sokaklar da" deyişi bu hafızadan hareket ediyor. Çünkü ne geceler ne de sokaklar onlarındı. Alevilerin yaşadıkları evlere konan çarpılar bu hafızayı sömürüyor. Daha evvel ölmüştünüz, öldürmüştük; yine ölürsünüz, öldürürüz diyorlar. Hafızamız bulanık değil. Belki sadece mutabık olmadığımız bir bağlam vardır? Çünkü tüm belirtiler hatırlayabildiğimizi gösteriyor.   

Peki, toplumsal hafıza ne işe yarar? Ondan niçin medet umarız? Hafızası olan bir toplumda değişecek olan nedir?   

Hafıza, en çok cezasızlıkla mücadelede etkin bir güce sahip galiba. Belki bizim sorunumuz hafızasızlık değildir, hafızayı tetikleyen bağlamlarla ilgili bir sorunumuz olabilir. Mesela, Özgecan’ı hatırlıyoruz. Birçoğumuz mu, bir kısmımız mı hatırlıyor? Nasıl öldürüldüğünü hatırlıyoruz. Hatırlayanlardan biri / birileri başka bir bağlamla hatırlıyor Özgecan’ı. Nasıl öldürüldüğünü biliyor, ölümünün yarattığı beyin uyuşmasını güçlü bir şekilde seziyor, “paramparça” edildiğini anımsıyor ki, bir başka kadının, Başak Demirtaş'ın ölümünü arzularken "Özgecan gibi öldürülsün" diyebiliyor (detay da veriyor). Nefretle bağlanmış hafızası başka pek çok kişinin, mesela Özgecan’ın ailesinin hafızasının acıyla tetiklenmesine neden olacak şiddette.   

Hafıza, bilgiyi ve yaşantıyı bilinçli olarak saklayabilme, sabitleyebilme gücü anlamına geliyor. Türkiye toplumunun hafızasız olduğu, sıklıkla söylenir. Hafızasız bir toplum olduğu için başını felaketten alamayacağı. Fakat belki de hafıza öyle rahat rahat kullanabileceğimiz bir kelime değildir.

“Diyalog”a dönecek olursak, toplumsal diyalog aynı zamanda hafızaları karşılaştırmak anlamına da gelebilir. Benim hafızamdaki kayıt ile senin hafızandaki kayıt aynı mı? Bir olayın bende bıraktığı izle, bir diğerinde bıraktığı iz. Bu belki anlamlı bir karşılaştırmadır.