Anasayfa > Haftalık Yazılar > Annus Horribilis'ten Annus Mirabilis'e?

Annus Horribilis'ten Annus Mirabilis'e?

Sezin Öney

31 Aralık 2016

Türkiye’de içine düştüğümüz gayya kuyusunun karanlığı ortada... Bu kuyudan çıkmak dışında da bir şansımız yok. Türkiye, kendi kurtuluşunu kendi yaratacak. Umarım, nasılsa gelecek olan bu kurtuluş daha fazla da gecikmeden 2017’de gerçekleşir. 

2016, çoğumuz için annus horribilis oldu.

Türkiye’nin hali malum... 150’ye yakın gazeteci, bu yeni yıla hapiste girecek ve sayısını tam kestiremediğimiz kadar çok düşünce insanı ve akademisyen de...

Tam sene bitmeden, gazeteci Ahmet Şık (yine ve gene) tutuklandı. 2011’de Ahmet’in tutuklandığı zamanları çok iyi anımsıyorum. İnsan ömründe azımsanamayacak bir zaman: beş yıllık bir kader döngüsünü tamamladık ve hem eskisini anımsatan, hem eskisinden çok daha da beter bir noktada buluverdik kendimizi. Daha önce hapis, 13 ayı almıştı Ahmet’in hayatından... Bakalım bu sefer kaç günü alacak...

Elbette ki, sosyal medyada popülerleşen söylemde olduğu gibi “Ahmet yine çıkacak, Ahmet yine yazacak”, fakat biz ülke olarak ona 13 ay artı kim bilir kaç gün borçlu olacağız...Bu gerçek değişmiyor; acılar sineye çekiliyor fakat yaşanan da yaşanmış oluyor. Ateş bir yerlere düşüyor ve orayı kötü, izi geçmeyecek biçimde yakıyor.

Beş yıl önce Ahmet tutuklandığından çok daha kötü bir durumdayız, çünkü ses verebilecek medya kanalı, aracı çok çok az...Çünkü ses vermenin, tepki vermenin bedeli çok daha ağır...Çünkü yargı çok daha fazla rehin alınmış durumda...Ve en önemlisi, kurumların ve toplumunun genelinin, aslında herkesi, her kesimi etkileyen sorunlarla, adaletsizliklerle, mücadele edebilme yetisi çok daha az-çünkü kutuplaşmanın yarattığı uçurumlar fena halde derinleşmiş, toplumsal fay hatları keskinleşmiş durumda...

Kutuplaşmanın ardında da, bana kalırsa, Türkiye siyasetini tamamen teslim alan popülizm yatıyor.

Popülizme Teslim Ülke

Yaklaşık yedi yıldır, popülizm konusu üzerine çalışan biri olarak, benim için hayatın ve politikanın her köşesinin popülizm tarafından teslim alındığı veya kuşatıldığı bir ortama dünya genelinde tanık olmak gerçekten korkunç...Ancak, kendi ülkem Türkiye’nin kendisinin de popülizm açısından bir “ekstrem vaka” haline dönüşmesine tanık olmak daha da ağır ve acı verici. 

Diğer bir “ekstrem” vaka, Venezüela; Hugo Chávez sonrası Nicolás Maduro’nun başkanlığı döneminde ekonomisi iyice çöküş haline giren bu ülke, şu an gerçekten içler acısı halde. Sağlık sistemi çökmüş, parası pul olmuş, elektrik kesintilerinin rutine bindiği, temel ihtiyaç maddelerinin bulunamadığı, insanların çocuklarına bakamaz hale geldiği bir cehennem...

Ve Türkiye’nin gidebileceği “ekstremler” akla getirilince, bence gene Venezüela “iyi durumda” bir örnek kalıyor. Neticede, Venezüela’nın yaşadığı şey, özünde bir ekonomik kriz...Türkiye’de ise, başta Kürt Sorunu olmak üzere çözülmemiş çok ciddi toplumsal ve politik sorunlar var...Ve son kertede, Maduro yönetiminin hâlâ meşruiyetini dayandırmaya çalıştığı popülizm, sol söylemlere atıfta bulunmaya çalışıyor. Popülizmi, döküldüğü kültürel-politik-dinsel kalıba göre şekillenen elastik bir “ideoloji” gibi düşünelim...Özünde hep, “Bizler ve Onlar”, “Halk/Millet ve Düşmanları” söylemine dayanıyor-fakat bu söylemi, düşünce sistemini şekillendiren, içine döküldüğü kültürel-politik-dinsel kalıp.

Türkiye’de de, söylemini hem sağın en aşırılıklarında hem de dinin en sert biçimde kullanıldığı tehlikeli sularda gezdiren bir popülizm söz konusu...

Venezüela örneğine dönersek; Güney Amerika, Kolombiya’da da barış sürecinin yaşadığı badireleri büyük ölçüde atlatması sonucu, “çatışma sahası” olduğu dönemleri de geride bırakıyor. Oysa Türkiye, Suriye Savaşı ve Irak’taki savaş gibi en dünyanın şu an netameli savaşlarının komşusu...

Yani Venezüela, koşullar ve şartlar açısından Türkiye’den daha az habis popülizme sahip ve bu halde...Türkiye de, Venezüela kadar uzun süre popülizmin politikayı tamamen teslim almasına izin verirse, içine düşeceği hal çok daha feci olabilir.

Yeni Sykes-Picot

Bölgesel şartları ve koşullarına bakalım Türkiye’nin...

Son durum şöyle:

Rusya, İran, Türkiye ve (kalan) Suriye’nin lideri olarak gücünü konsolide etmekte olan Esad yönetimi ile yeni varılan anlaşma, Suriye’nin “nüfuz bölgelerine” ayrılmasını öngören bir nevi yeni Sykes-Picot. (link). Bu “nüfuz alanlarının” ne olacağı henüz kesin değil; anlaşma ile şekillenen ve varlığı garantilenen, sadece ilk nüfuz alanı: Şam’ınki. Şam’ın merkezinde, Halep’in çeperinde ama önemli bir halkası olduğu bu nüfuz alanı, önümüzdeki “birkaç yıl”, “yeni seçimlere kadar”, Esad’ın yönetiminde olacak...

Birkaç yıl da, nasıl şekilleneceği henüz belli olmayan nüfuz alanları üzerinde oyuncak hamuru gibi oynanacağı çok uzun bir zaman. Bu da, daha birçok, birçok insanın ölmesi anlamına geliyor...Hem de, Suriye’den kalan ülkeye ait (veya değil) yeni nüfuz alanlarının şekillendirilmesi gibi tam bir “Realpolitik” ülküsü uğruna...

Ankara’nın, bir yandan, Sykes-Picot’yu bu kadar eleştirip, öte yandan (kendi namına) Sykes-Picot’dan daha da hırslı ve bencil-daha da kötüsü, (gene kendi namına) bölgesel gerçeklere daha da “yabancı” ve cahil bir anlaşma yapılmasına ön ayak olması üzerine ciltler dolusu yazılabilir.

Nereden bakılsa tutarsız, nereden bakılsa kifayetsiz muhteris bu tavırlar, tüm Türkiye için çok tehlikeli de...Zira, yeni varılan “neo-Sykes-Picot” anlaşması, Suriye Savaşı’nı, tamamen Türkiye sınırına sıkıştıracak ve çatışma basıncını Türkiye üzerine itecek özellikte...

Kürt Sorununa olan zaafı ve kendi başına açtığı “cihatçı” meselesi de, Türkiye sınırına itilen bu yeni basınç hattında, YPG-TSK ve mebzul miktardaki örgütün kendi aralarında çatışmalarına neden olabilir. Türkiye de, Suriye Savaşı’nın şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kendi sınırları içine girdiğine tanık olabilir...

Rusya, Rönesansı’nı Hedeflerken

Rusya ve Suriye için başarılı bir anlaşma bu...Rusya’nın asıl derdi, bir dünya gücü olmak ve öyle olduğunun, Batı tarafından tanınması. Dolayısıyla, Moskova’nın derdi, özellikle 20 Ocak 2017’de işbaşı yapacak Donald Trump yönetimi ile beraber, Batı dünyası ile yeni bir sayfa açmak. Avrupa Birliği ülkeleri de dahil olmak üzere, Rusya’nın gücünün tanındığı ama yeni ekonomik ve politik ittifakların da oluşturulduğu bir “Rusya Rönesansı” dönemine girmek...2018’de Rusya’da başkanlık seçimleri var ve Vladimir Putin, yaklaşık 17 yıldır yönetimine damga vurduğu bu ülkede belki son kez seçimlere giriyor olacak...Putin, şu an görev onay oranları neredeyse yüzde 90’lara ulaşan, partisi Birleşik Rusya’nın Duma’da salt çoğunluğa sahip olduğu müthiş bir güce sahip görüntüde... Ekonomik, sosyal ve politik bakımlardansa, Rusya’nın ciddi sorunları var. 1917 Devrimi’nin 100. yılına girerken de Putin, ülkesinin “devrimci” damarının, terse dönebilecek dengelerin son derece farkında... Bu açılardan, Suriye’deki savaş, Türkiye ile ilişkiler; bu bölge, Kremlin için her şeyden önce bir pazarlık kozu... Ankara’nın aksine, tarihsel köklerinin de son derece bilincinde olan Kremlin’in asıl muhatap gördüğü ise Batı dünyası...

Esad rejimi ise, bu anlaşma ile, zaman kazanmış ve varlığını kabul ettirmiş oluyor... Birkaç sene sonra, Esad’ın yerine başkasının geçeceği söyleniyor. Ancak, kesin bir durum yok; bu süre zarfında Esad vazgeçilmez hale de getirebilir kendini... Ve tabii, Şam’ın kendi içindeki iktidar oyunları, İran’ın ne gibi yönelimleri olacağı, hepsi ucu açık konular...

Benim bu anlaşmadan gördüğüm, IŞİD ve cihatçılar konusunun, artık esas olarak Türkiye ve her kesimden, coğrafyadan Kürtlerin meselesi haline geleceği. Zira, çatışma hattı tam Türkiye sınırı boyuna izole ediliyor.

Türkiye’nin bir türlü layıkıyla tartışamadığı ve mücadele etmediği asıl terör örgütü meselesi IŞİD ile bakalım nasıl hesaplaşacak Ankara?
Türk tipi popülizm

İşte, Türkiye popülizmi tam da bu ortamda, toplumu kutuplaştırıyor, aşılmaz uçurumlar, uzlaşılmaz çatışmalar yaratıyor... Türk tipi popülizm, çok yakıcı ve yok edici dinî ve milliyetçi söylemlerle oyuncakmış gibi oynayarak, gününü gün ediyor ve gününü kurtarıyor.

Nereye kadar?

Pimi çekilmiş el bombaları ile jonglörlük yapılır mı?

“Popülizm” giderek popülerleşirken, ben de popülizm ile ilgili düşüncelerim, kanaatlerimden daha az emin olur hale geliyorum...

Neden popülizmin tuzağına düşerek, kutuplaşıyoruz? Neden bir kesim kendini ısrarla “gerçek halk” olarak algılayıp, “öteki” kesimi; kendi vatandaşlarını, eşini, dostunu, komşusunu, ailesini “düşman” olarak görüyor? Daha doğrusu öyle görebilmeyi içine sindiriyor...

Popüler olan, hepimizin bir şekilde ayaklarını yerden kesiyor; gündem oluyor, üzerine konuşturuyor, ilgi odağı haline geliyor, hepimizin “arzu nesnesi” haline geliyor... Ben ise yineliyorum: akademik ilgi alanımın, dünya politikasını belirleyen bir “hükümdarlığa” yükselmesini, çok büyük bir üzüntüyle izliyorum. Çünkü, popülizm son kertede, toplumların, “Bizler” ve “Onlar”, “Halk” ve “Seçkinler”, “İyiler” ve “Kötüler” arasında bölündüğü, gerçek anlamda politikayı yok eden bir cendere...

Zira politika, bir müzakere sanatı; herhangi biçimde politik tartışmayı, konuşmayı yok ettiğiniz zaman, zaten siyasetin kendisini de yok etmiş oluyorsunuz: politika, sadece “karşı tarafı yok etmek için verilen bir varlık savaşına” dönüşüyor.

Ve “neden” sorusuna verilebilecek tüm yanıtlar, benim için giderek daha az anlamlı, daha az açıklayıcı oluyor... Çünkü hiçbir şey, bu kadar ölüme, acıya, eziyete ve kendi kendine de yok eden maraziliğe değmez...

Türkiye, elbette popülizmin cenderesinden kendini kurtaracak...

O kurtuluşun bu yıl olmasını ve 2017’nin Türkiye için, annus mirabilis olmasını diliyorum...