Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Çoraklık, Ufunet”

“Çoraklık, Ufunet”

Murat Belge

16 Ocak 2017

Yahya Kemal’in bir cümlesini bir vakitler bir yere not almış, yazmışım; beklemediğim bir anda karşıma çıktı. Bugünlerde benim zihnim de, ister istemez, o cümlenin içerdiği konu ve sorunlarla dolu, eski deyimle “işba halinde”. Onun için hemen dikkatimi çekti. Cümle şu: "Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip bizi bu çoraklıktan, bu ufunetten kurtaracak mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi."

Bunu “Ezansız Semtler” yazısında yazmış Yahya Kemal. Bu onun ortalıkta pek görünmeyen, ama önemli bir makalesidir. Yanılmıyorsam Tevhid-i Efkâr’da yayımlanmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen bir gazete olduğu halde (Velid Ebüzziya yayımlıyordu) 1920’li yıllarda İstiklâl Mahkemeleri’nin gazabına uğrayıp (“Takrir-i Sükûn” zamanları) kapandı. Yahya Kemal de Cumhuriyet’te aynı ölçüler içinde düşünmeye devam etmekle birlikte bu düşüncelerini dile getirmekte çok ihtiyatlı davrandı.

“Koca Mustafa Paşa” Yahya Kemal’in 1950’lerde kamuya sunduğu önemli bir şiiridir. Bunu çok daha önceden yazdığı ama yayımlamadan beklettiği kanısındayım. Burada Paşa’dan, ama aynı zamanda camiden söz eder; ancak, asıl meramı semt hakkındadır. Burada Müslüman-Osmanlı etiğini (ya da “ethos” diyelim) ve estetiğini bulur. Şimdi yazının başlığının önümüze açtığı başlıca yollardan birinden ilerleyelim.

Kocamustafapaşa belli ki “ezanlı” bir semt. Yahya Kemal’i “cezbeden” özelliği de bu, “güzelliği” de bu.

Yahya Kemal “Koca Mustafa Paşa” şiirini yazdı ama bu semtte ya da ona yakın, ona benzetebileceğimiz (sözgelişi Zeyrek, Süleymaniye, Kıztaşı, Eyüp v.b.) herhangi bir semtte de oturmadı. Ama örneğin Büyükada’da birkaç yıl yaşadı. Son yıllarını ise Park Otel’de geçirdi, orada öldü.

Çocukluğunda Üskûp’te işittiği ozanları unutamadığı anlaşılıyor ama İstanbul’da yaşarken ezan sesiyle uyanacağı bir semtte oturmadı Yahya Kemal. Bunu bir “çelişki”ye işaret etmek için söylemiyorum. Kendisi İslâm’a kültürel olarak bağlı olduğunu söylemiştir. Hayatını da bir Batılı olarak yaşamış ve tamamlamıştır. Tanpınar gibi Yahya Kemal’in de “Batılılaşma” ile bir sorunları yoktu. Batılılaşma’nın biçimi, tarzı, yöntemi ile uyuşamıyorlardı.

“Park Otel” dedik. Temamızla ilgili bir hikâyesi anlatılır bu bağlamda: Otelin arkasındaki cami Atatürk’ün emriyle yıkılmış! Bir akşam o ve yanındakiler balkonda otururken ezan başlamış. Hemen yanlarından. Onun üstüne, “Burada bu cami olmaz” demiş ve yıkmışlar. Hikâyenin doğruluk derecesini bilmiyorum, ben araştırmadım. Doğru olabilir; ama buna benzer, aslı faslı olmayan bir yığın hikâye de dolaşımda ve bunlar AKP gibi partilerin ideolojilerinin dayanakları arasında yer alıyor.

Cami sonradan, yeniden yapılmış – bu “söylentiye” göre. İmdi, bu bir çözüm mü? Pratikte, evet. Bir sorun yok. Ama bizim yasalara göre ibadet yerleri v.b. ile arasındaki mesafe 200 metreden az olan yerlerde içki içilemez. Burada mesafe on beş, yirmi metre. Böyle bir yasa yokmuş gibi davranıldığı için sorun çıkmıyor. Yoksa sorun var.

“İslâmcı Müslümanlar” arasında bu durumu izleyenler bundan tedirgin olabilirler. “Madem yasa var, uygulayın,” diyebilirler. Sözgelişi, tut ki AKP hükümeti de uyguladı, yasakladı. Bu sefer laik kesim, “Park Otel gibi yerde içki yasaklanır mı? İrtica bu!” diye ayaklanır...

Tabii ayaklanacak hal kaldıysa. Şimdiki otele giden “Türk” varsa v.b., v.b. Hemen “turizm” konusu açılır (ki din dışı bir söylemle içki içmeyi savunmak mümkün olsun).

Ancak, öyle ya da böyle, sorun çözülmez. Koşulların bugünkü yapılanmasıyla, çözülemez. Otelde içki içilmemesi sağlansa, o mümin “İslâmcı Müslüman” gene “Bu ne biçim Müslüman ülke. İçki içmek büyük ölçüde serbest” diyecektir.

Toptan yasak olduğu İran’da ne oluyor? Bunu düşünmek, tartışmak istemeyecektir.

Öbürü? O, bugünkü durumdan da rahatsız. İki yüz metre filan da istemiyor.

Bu düğümlenme niçin var? Niçin gittikçe gevşeyeceğine gittikçe sıkılaşıyor? Taraflar çok mu inatçı? Sık sık söylendiği gibi “uzlaşma kültürü” mü yok?

Gene Yahya Kemal’in cümlesine gelelim: “Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip...”

“Bu yapılamadı” diye yakınıyor Yahya Kemal. Tamamen farklı pozisyonlarda da olsak, bu değerlendirmesine katılacağımızı sanıyorum. İçimizden bu “mezcetme”yi başaran “mürşitler, şairler, edipler, hatipler yetişmedi.” Neden? Yeteneksizliğimizden mi? İnatçılığımızdan mı oldu bu? Bu sözleri Yahya Kemal söyledikten sonra bu yana kaç yıl geçti, biz hâlâ aynı noktadayız.

Yoksa bunlar “mezcedilebilir” şeyler değil mi?

Sanırım sorun bu. Yukarıdaki “Park Otel ve Ayaspaşa Camii” fabllerini de bunu göstermek için anlattım. Bunlar, özellikle de bu ideolojik formasyonlar devam ettikçe, “mezcedilebilir” şeyler değil.

Bunu söylemekle çok “eski” bir şeyi tekrar ettiğimin elbette farkındayım. Zaten bu kavganın tarafları bunun bilincindeler ve bu nedenle kavga gittikçe “öbür tarafı yok etmek” amacı üzerinden yürüyor.

Burası Andorra gibi, Malta gibi minik bir yer değil: bu nüfusla, bu niceliklerle bir tarafın öbür tarafı yok etmesi mümkün değil. Ancak baskı altına alabilir, ağır baskı altında susturabilir. “Laikçiler” bunu yaptılar; yaptılar da, seksen yıl, doksan yıl, yüz yıl sonra işte burada, bu noktadayız.

Tayyip Erdoğan önderliğinde on küsur yıllık AKP yönetimi bu toplumu bu noktaya getirdi: “Memleketi ayıralım” sesi de bu yakınlarda kamusal alanda duyuldu. Bizim siyasi kültürümüzde böyle seslerin yükselmesi, yayılması beklenmez, “duyulması” bile şaşırtıcı. Öte yandan “duyulmaması” da “yok” demek değil.

Ancak, sonuçta, “ayırmak” da “yok etmek”ten daha gerçekçi ya da daha “kabul edilir” bir çözüm değil.

O halde çözüm yok. Öyle mi?

Kuvvetli ihtimalle öyle.

Bu aslında Yahya Kemal’in yıllar öncesinde söylediği sözde var: “... bizi bu çoraklıktan, bu ufunetten kurtaracak [kimse]… yetişmedi” diyor.

Yani bu beklenen mucizenin gerçekleşmemesinin sonucu olarak bir “çoraklık” ve bir “ufunet” içinde yaşıyoruz. “Ufunet” güçlü bir kelime: “çürüme”den ileri gelen “kokuşma”. Bilinçli ya da bilinçsiz, Yahya Kemal üzerine yargı verdiği bu kültür ikileşmesinde “Batı”yı savunanlara “çoraklık”, “Eski”yi ve “Doğu”yu savunanlara da “ufunet”i uygun bulmuş. Çünkü eskiden beri olan bir şey çürür ve kokar. Ama onun yerini almaya gelen şey de “çorak”sa... ne olacak?

Atatürk “Hayatta en hakikî mürşit ilimdir, fendir” derken belleğinin bir bucağında Yahya Kemal’in “mürşit yetişmemesi” sözünü tutmuş muydu? Yoksa, benzer durumda var olan insanların diline aynı kavramlar, kendiliğinden mi geliyor? Sanıyorum ikincisi.

Bu sözü kâğıt üstünde gördüğümde itiraz etmiyorum. Çünkü, ilkin, “tek” demiyor; “en hakikî” diyor. Bu zaten “mutlak monist” Türk düşünce üslûbundan biraz ayrılıyor (“fen” kısmını yok sayıyorum ama zaten onu söyleyen kalmadı). Ancak, bu sözün “pozitivizm”in baş ilkesi olduğunu biliyorum ve “pozitivizm”le hiçbir yakınlığım yok. İkincisi (bu daha da önemli) Atatürk’ün bu sözünü temel alan Kemalizm’in bu topluma bir “bilimsellik” getirmediğini biliyorum. Getirilen, “pozitivizm”di. Vülgarize ederek söylersek, “Benim söylediğim ilimdir. ‘İlim’se doğrudur” diye özetlenebilecek bir tavır. “Tarih teorisi”ne bakın, “dil teorisi”ne bakın, hayatınıza bu “mürşit ilim”le devam etmek istiyorsanız, buyurun edin.

Yahya Kemal “çorak” sıfatını sandığım gibi denklemin bu yanı için kullandıysa, evet, bence sıfat yerinde. Ama “ufunet” de var.

Kuran-ı Kerim’de olan ama bugün bütün dünyanın yaşadığı hayatta yeri olmayan kıyamet kadar durum, ilişki v.b. var. Kölelik kurumunu alın, kadın-erkek ilişkisini alın. Bunlara uzun uzun dalmak istemiyorum. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada, bunlar “mezcedilebilir” şeyler değil. Olmadığını en net şekilde gösterenler de, genellikle “selefi” dediğimiz ideolojilerle hareket eden birey ya da örgütler. Onların bu dünyada gördükleri kötülükle mücadele etmek için böyle düşünmeyi seçtiklerini anlıyorum. Tam da konuştuğumuz konu: Müslümanlar’ın “günün koşulları”na uymak için İslâm’ın emrettiği nizamı terkettiklerine inanıyor ve her şeyi “asr-ı saadet” normları içinde yapmaya girişiyorlar. Sonuç, kafa kesmek, adam yakmak, harabe yıkmak v.b. Afganistan’dan Suriye’ye, bize önerdikleri hayatı, değerleri v.b. görüyoruz. Dünyada var olan Müslümanlar’ın büyük çoğunluğu onların bu önerilerinin “gerçek” İslâm’la ilişkisi olmadığını savunuyor. Ama onlar var. Eskiden olmadıkları kadar varlar ve faaller. Eylemleriyle, İslâm’ın bu dünyada var olmasını alabildiğine sorunsallaştırıyorlar. AKP yönetiminde Türkiye’de de böyle düşünen ve düşünceleri doğrultusunda eylem yapma kararlılığını gösterenlerin sayısı iyice arttı. Bunu AKP bilinçle, “böyle olsun” diye yapmadı ama varoluş tarzıyla buna zemin hazırladı. Var olan ideolojik biçimlenmeler böylece devam ettiğinde AKP zihniyetinde bir İslâmcılık da sürekli olarak çeşitli “Selefî” örgütlerin hedefinde olacaktır. Paradoksal bir ilişki bu: zemini yaratan o, ama saldırıların hedefi de o. Çünkü, aynı alanda, “hangimiz daha doğru Müslüman’ız?” rekabeti var. Kendi kendine çözülecek, bitecek bir çekişme değil bu. Bu tip çekişmelerde, aynı kümelenme içinde olduğunu düşündüğümüz fraksiyonlar arasındaki düşmanlık, her türlü düşmanlıktan daha keskindir, çünkü işin içine “hain” kavramı karışır.

Türkiye’de İslâmî düşüncenin ve pratiğin, Osmanlı geçmişinde şimdikinden çok daha hoşgörülü olduğu –bir genelleme olarak– sanırım söylenebilir. Gene içki örneğinden gidelim (içki kendi başına çok önemli olduğu için değil, ama “hayat tarzı”nı, “üslûbu”nu konuşurken oldukça merkezî bir simge olduğu için onu örnek veriyorum).

Osmanlı tarihinde Müslümanlar’ın içki içmesinin yasaklandığı dönemler olmuştur. Bunlar gayri-Müslimler için geçerli sayılmamıştır ve her zaman, yasak dönemlerde de, Müslümanlar’ın arasından içki içen çok çıkmıştır. Fark şurada: Bu tarih boyunca Müslümanlar egemendi ve Müslüman olmayanlara hayatlarına karışmamakla bir lütufta bulunuyorlardı. Bu “yüce gönüllülük” de bugünün değerleri arasında kendine yer bulamaz. “Lütuf” değil, hak ve özgürlük dünyasında yaşıyoruz.

İslâm dünyasında dinin gerekleriyle yaşanan hayatın gereklerini uzlaştırmak yolunda en ciddi adımı Mısırlı Nasr Hamid Ebu Zeyd atmıştı. Kuran-ı Kerim’in “Allah’ın kelâmı” olup olmadığını tartışmıyor, öyle olduğuna inanıyordu. Ama, diyordu, belirli bir zamanda, belirli bir halka iletilmiş Kelâm’dır. Bugün o dünyada yaşamıyoruz, “halk” dediğimiz de o günkü halk değil. Kuran-ı Kerim’in temelleri belli. Ama o verili çerçeveler içinde pek çok şeyi yeniden tartışabilir, yeni koşullara göre yeniden yorumlayabiliriz.

Bu tez Mısır’da kıyametin kopmasına yol açtı ve Nasr Hamid Ebu Zeyd hayatını kurtarmak üzere Hollanda’ya yerleşti, orada da eceliyle öldü. Benim bildiğim en radikal uzlaştırma girişimi buydu. Bugün için herhangi bir değişikliğe yol gösterdiğini söyleyemeyiz, ama Müslüman dünyasında onun bu görüşünü benimseyen aydınlar var. Var da, onlar da seslerini çıkaramıyor.

İslâm dünyasında çok eskiden İbn Rüşd ile Gazali’nin tartışması olmuştu. O çağda Sultanlar Gazali’nin tezini resmî görüş haline getirdiler. Bu da İslâm düşüncesinde pekâlâ dinamizm gösteren düşünceyi dondurdu. Sözünü ettiğim görüş yeni bir İbn Rüşd “imkânı” olarak ortaya çıktı ama onun da âkıbeti İbn Rüşd düşüncesininkinden farklı olmayacak gibi görünüyor.

Böyle bir “imkân” herhalde yalnız Mısırlı Nasr Hamid Ebu Zeyd’in söylediklerine bağlı kalmakla olumlu bir dönüşüme uğratılamaz. Herhalde bunun başka formülleri de bulunabilir. Sorun bu ya da başka “imkân”dan önce, böyle bir imkânın istenip istenmediğine bağlı. İstedikten sonra “imkân” bulunur. İzleyebildiğim kadarıyla AKP’nin de kuruluşunda bu tür düşünceler vardı. “Milli görüş gömleğimi çıkardım” sözü böyle bir yönü işaret ediyordu. Bu “takiye” miydi, neydi tartışmalarına girmeye de gerek yok, ama bugün olanlardan belli ki böyle bir istek, niyet, yöneliş, arayış sözkonusu değil.

Çünkü bir Nasreddin Hoca fıkrasını akla getiren bir durum var. Nasreddin Hoca eline bir saz geçirmiş, bir noktasında tele basmış, oradan hiç kıpırdamadan biteviye tıngırdatıyormuş. “Hoca” demişler, “Bu mereti çalanların elleri böyle seninki gibi sabit durmuyor. Gidiyorlar, geliyorlar...” “Onlar benim tuttuğum yeri arıyorlar,” demiş.

Doğru yeri bulduğuna inanan biri varsa, böyle olduğuna başkalarını da inandırıyorsa (inandırmasa da seslerini kısabiliyorsa), o da herhangi bir şeyi aramaz. Arayanlardan da hiç hoşlanmaz.

***

Bu durumda, Türkiye için “klasikleşmiş” (bu “kronikleşmiş” anlamına geliyor aslında) bir biçimlenme içinde kalıyoruz: “Ben iktidardayım, istediğimi yaparım.” Yani, “kuvvetli olanın dediği olur.” İyi de, şimdiye kadar “kuvvetli” olanın dediği olmadı. Olmadığının göz çıkaran kanıtı da “iktidar”! Ama bu iktidar şimdi aynı oyunu oynamakta. Erken Cumhuriyet’in yetiştirmeyi (“hakikî mürşit”e sadık) gürbüz ve “aydınlık kafalı” kuşaklar yerine “dindar nesiller”. Erdoğan kendisi ağzıyla “dindar ve kindar” demedi ama icraat üslûbu kastedilenin bu olduğunu gösterdiği için şimdi zihinlere bu yerleşti.

Bu arada, “muhafazakârlık/modernizm” kavgasında “muhafazakârlar” ne kadar muhafazakâr? Ve madalyonun öbür yüzü: Modernler ne kadar modern?

Muhafazakârlar modern dünyanın “maddî” olarak niteledikleri âlet-edevatını ve onlarla gelen “zihinsel üstyapı”yı alıp tepe tepe kullanmakta herkesten hızlı koşuyorlar. Onlara göre sözgelişi “demokrasi” Batı tarihinden filizlenme bir şey ve bizi uzun boylu ilgilendirmiyor. Erdoğan “tramvay” demişti galiba. Uygun, tramvay gibi “fennî” bir şeyse arada sırada binilir. “İnsan Hakları” zaten Kuran-ı Kerim’de en iyi şekilde koruma altına alınmış, bunun “frenk icadı” olanına ihtiyacımız yok.

Ama tanka, makineli tüfeğe, buna benzer şeylere ihtiyacımız var. Bunları edineceğiz ve kullanacağız.

Neyi muhafaza edeceğimizi çok iyi biliyoruz. İşçi-işveren arasındaki ilişkinin “paternalist” karakterini, “Başkan”a kayıtsız şartsız itaat keyfiyetini, kocaların karılarını, anne ve babaların çocuklarını dövme haklarını muhafaza edeceğiz.

“Modernler” konusuna fazla girmeyeyim. Onların durumu epeyce saydam. Onların ağırlıklı kesimi, bu AKP iktidarından önce, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine en şiddetle muhalefet eden kesimdi. Çünkü Ordumuz bu tasarımdan hoşlanmıyordu. AKP’nin iktidarda makul davrandığı yıllarda hiç makul olmayan bir muhalefet biçimi tutturan ve böylece şimdiki berbat iletişimsizlik ve kamplaşma ortamının oluşmasına katkıda bulunanlar da onlardı.

Ucu bucağı yok konunun. Burada kesip başa, Yahya Kemal’in tesbitine dönüyor ve orada bitiriyorum: “... bu çoraklıktan, bu ufunetten...” kurtulmuş değiliz ve bu gidişle onlardan kurtulmayacağız, onları yoğunlaştıracağız.