John Berger

Murat Belge

30 Ocak 2017

2017 başlarken John Berger öldü. 1926 doğumlu olduğuna göre, demek doksan yaşındaydı. En az beş altı yıldan beri hiç karşılaşmamıştık. Ama 2013’te Amerikalı karısı Beverly’nin öldüğünü haber almıştım. O da çok sevdiğim bir insandı, çok üzülmüştüm. Erken bir ölümdü.

Bir süredir küs olan John’la oğlu (Beverly’den) Yves’in bu cenazede barıştıklarını duymuştum. Buna da sevinmiştim tabii. Yves’i de ben neredeyse bebeklik yıllarından beri görmüyorum.

Bu yazıyla ilgili bazı ayrıntıları görmek için google’a bakınca bir yığın karışıklıkla karşılaştım. Örneğin Yves Berger diye yaşlı bir adamın resmi! “Bu bizim Yves olabilir mi?” diye hayretle bakarken, 1930 doğumlu, 2005’te ölmüş biri olduğu anlaşıldı. Katya adında bir kızı var; önceki evliliğinden. Ama google’da karşınıza çıkan sinema oyuncusu Katya Berger’ın onunla ilgisi yok. Ama bunlar hep John’ın yanına yığılmış şeyler. Hakkındaki yazılarda da böyle yanlış bilgiler görülüyor. Örneğin ikinci (Rus) eşi Anya’dan doksanlarda ayrılmış! Bir de Guardian’da yayımlanmış “Obituary”yi gördüm ve okudum. Bunu yanlış “bilgi”den değil de, bir hayli sinir bozucu edasından ötürü hiç beğenmedim. Belli ki John’ın solculuğundan hazzetmeyen biri, bunu yazan: gayet yukarıdan, sağlığında hizaya sokamadığı John Berger’ın haddini ölümünden sonra bildiren bir yazı. “Obituary” ille de hesapsız bir övgü olmak zorunda değil elbette ama bu da tuhaf bir örnek doğrusu.

John Berger hakkında Sanat ve Edebiyat Yazıları’nda (2009) yazmış, kendi anılarımla karışık bir değerlendirme yapmıştım. “Onların Emeklerine”, John’ın köylüler hakkındaki üçlüsüne verdiği ad. Söz Yuhanna’nın İncil’inden alınma (4. 38). Orada şöyle geçiyor: “Ben sizi emek vermediğiniz şeyi biçmeğe gönderdim; başkaları emek verdiler ve siz onların emeğine girdiniz.” Bunları İsa havarilerine (şakirtlerine) söyler. Berger da, köylülerin yüzyıllardır ortaya döktüğü emeklerin sonuçlarına o emekle ilgisi olmayan birilerinin gelip konduğunu anlatmak istiyor.

John’ın “köylülük” konusunu kendisi için bir sorun ettikten sonra Fransa’da yerleşip yaşadığı köyü de benim gezi kitabında Başka Kentler Başka Denizler’in dördüncü cildinde (2014) anlatmıştım.

Bu hikâyeyi yeniden –ama kısaca– bir toparlayayım.

John hayata resimle başlayıp bunu fazla uzatmadan yazarlığa geçmiş biri. Böyle ama, ilk yazdıkları gene resim üstüne; bir “görsel sanat eleştirmeni” oluyor. Özgün, biraz da iddialı görüşleri var. Derken BBC’ye, Görme Biçimleri olarak kitap haline gelecek diziyi hazırlıyor ve bu onun Britanya’da, belirli ölçülerde de dünyada tanınmış biri olmasının yolunu açıyor.

John Londra’da, Stoke Newington’da doğmuş, hayatı kentlerde geçmiş bir adam, ama doğayı seviyor, kırı da biliyor. Örneğin Gal’de bir taşra doktorunun hayatı üstüne bir kitabı var – bunun fotoğraflarını da Jean Mohr çekmiş. Öte yandan, dünyanın her köşe bucağında ne olup bittiğini izlemeye çalışan bir sosyalist John Berger; “göç”ün modern dünyanın önemli olaylarından biri, belki de birincisi olduğunu erken kavrayanlardan.

“Köy” bildiğimiz dünyanın en eski miraslarından biri. Tabii her üretim etkinliği gibi, köyde tarım etkinliği de kendine uygun bir hayat tarzı yaratmış. Bir köylünün hangi ulus-devletin yurttaşı olup hangi dili “ana dili” olarak öğrendiğinden bağımsız bir hayat tarzı var ki bu toprakla belirli bir ilişkinin sonucu. Kastedilen, “geçimlik” denilen üretim etkinliği ve onun çevresinde kurulan hayat tarzıdır.

Bir süreden beri kapitalizm bu üretim etkinliğini de kendi mantığına uydurmaya başladı. İlerleyen teknoloji de buna yardım etti ve böylece “tarım kapitalizmi” kırsal yaşayış biçimlerini tasfiye etti. “Geçimlik köy-ekonomisi” kalmadı. Bu ekonomi üzerinden yaşayan insanlar da, “kalmadı” demeyeyim ama iyice azaldı. Ayrıca ABD gibi ileri teknoloji toplumlarında “kalmadı da” diyebiliriz.

Bu, tabii, bir “hayat tarzı”nın da ortadan kalkması demek. Bütün bir “değer sistemi”, bir “dünya görüşü” siliniyor! John Berger bu fenomenle karşılaşınca, bir yazarın, kaybolan bu insanlık mirasını yazıya geçirmekle yükümlü olduğunu düşündü. 

Altmışlarda zaten hayatının çoğunu Britanya dışında yaşıyordu. Köyünü de burada beğenmeye karar verdi. Sonuçta, Yukarı Savoie’de, yani Fransız Alpleri’nde, İsviçre sınırına ve Cenevre’ye çok yakın Annemasse’ta Quincy köyünü seçti. Bizim ma-aile (Paris yolunda) onu bulduğumuz yer burası. 

İlk gittiğinde, gençler köyü terkedip uzaklarda çeşitli işler buldukları için, hemen hemen hiç genç görmemiş, yaşlılar arasında kalmış, köyde yaşamanın ilk derslerini de onlardan almış. Bundan memnundu. Anlatmak istediği şeyleri daha “içinden” tanıyabilmek için kol emeği gerektiren işlere özellikle giriyordu. Oturduğu şaleyi köy halkından birinden kiralamıştı ve kiranın bir kısmını “aynî” olarak, hasada yardım ederek ödüyordu. Hayvanı galiba yoktu.

Beverly de şalenin bahçesinde sebze, salata yetiştiriyordu. Karşıda Mont Blanc.

“Göç” konusuna değindim yukarıda. Yoksul ülkelerden zengin ülkelere sürekli bir nüfus akışı var. Belirli zamanlarda özel bazı olaylar oluyor (Suriye gibi), göç hızlanıyor; ama kesildiği bir zaman yok. John da bu olayla yakından ilgiliydi ve bu olaylar zaten sık sık kesişiyordu. Avrupa’ya gelenler geldikleri ülkelerin köylüleriydi çok zaman. Oldukça “geri” sayılacak bir maddi ortamdan, genellikle oranın köyünden kopuyor ve zengin ülkelerinden birinde kol emeğiyle çalışmak üzere, birkaç tarihî evrenin üstünden sıçrayarak geliyorlardı. Avrupa’da her yedinci adamın böyle bir göçmen olduğu bilgisiyle John gene bu sıralarda oturmuş, Yedinci Adam’ı yazmıştı. A Fortunate Man (yani, “taşra doktoru”nun hikâyesi) gibi bu kitap için de Jean Mohr ile birlikte çalışmışlardı.

İstanbul’a ilk gelişinde (yetmişlerin sonları) burada bir köyde kalma fikri de doğdu. Ege’de bunun için uygun bir köy de ayarlamıştık ona, arkadaşım Halil Özmen’le. Ama bir zaman sonra bundan vazgeçti. Çünkü Üçüncü Dünya’dan Birinci Dünya’ya sanayi işçisi olmak üzere gelen köylülerin hikâyeleri ona daha ilginç gelmeye başlamıştı. 

Düşündükçe buna biraz esef ederim. Çünkü orada kaldığım o kısa süre içinde de gördüğüm gibi, amaç köylülük yok olmadan önce köylü varoluş biçimini kayda geçirmek idiyse, Avrupa’da bunun için geç kalındığı düşünülebilirdi. Oradaki köylüler de o eski köylüler değildi artık. Onun için burada beş altı ay kalmak, Avrupa’nın, Savoie’nın köylerinde kalmamış köşe bucak gösterebilirdi.

Yaptığı işe John Berger gibi sahip çıkan, hakkını vermek için didinen az insan gördüm. Aslında John’ın kendisini de “az” gördüğümü düşünüp yeriniyorum ama çok daha fazla görmüş olsam da yetmeyeceğini, aynı şekilde özleyeceğimi biliyorum.