Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Mağduriyetlerin Önüne Geçmek"

"Mağduriyetlerin Önüne Geçmek"

Sema Aslan

18 Şubat 2017

Ahenkli bir yoldaşlık oluşturması mümkün olamayacak iki türlü mağduriyet; iki farklı zamanın, iki farklı dayanma gücünün mağduriyeti, en son Mithat Sancar’ın Meclis kürsüsünden seslenişinde gündeme geldi. Bir mağdurda var olduğuna inanılan şey her ne ise, onun yankısını bir diğerinde görebilme umudu taşıyan sorular sordu Sancar.

Göğsünden çalyaka tutulmuş olanlar da olmayanlar da mağdur – mümkündür. Ama sahiden de mağdur edildiğine inanmışken, yıllar sonra mağdurlardan değil, zalimlerden, zulme sessiz kalanlardan olduğunu fark etmek, öğrenmek, insanı en azından sarsaklaştıracak, başka türden bir bilgi olmaz mı? (Tersini anlatan romanlar, öyküler, tanıklıklar zaten epeyce; kendini ‘çoğunluk’ sayarken, ‘azınlık’ olduğunu keşfetmek bağlamında. Oya Baydar’ın “O Muhteşem Hayatınız”ın biraz da kibirli sopranosu Arya Hanım, Dersim katliamından kurtarılmış kız çocuklarından biri olduğunu tesadüfen öğrenir – bu bilgi yaşamını alt üst eder. Ayfer Tunç’un İstanbul’a gelin getirdiği Leyla’sı; uzun yıllar annesinin Ermeni dönmesi olup olmadığı ihtimaliyle çökkün yaşadıktan sonra özbeöz Türk ve Müslüman olduğuna diretir –alt üst olmaya çok yaklaşmışken belli ki, kararını verir. İnsanın, hatırladığı ya da hatırlayamadığı dönemlerin birinde mağdur edilmiş olduğu bilgisiyle yüzleşmesinin hiç kolay olmadığını örnekleyen nice özgün metin ve sözlü tarih çalışması var.)

13. Uluslararası Gezici Filmmor Film Festivali, Margarethe von Trotta'nın fimografisini izleyicisiyle paylaştığı 2015 yılında, 1981 yapımı "Marianne and Juliane" filminin gösterimini yönetmenin de katılımıyla gerçekleştirdi. Doğallıkla, gösterimin akabinde von Trotta, izleyicilerle söyleşti. Kendilerini politik harekete adamış iki kız kardeşin hikâyesinin anlatıldığı film, ‘70'li yıllarda Almanya'da örgütlenen Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) militanı Marianne ile kadın hakları savunucusu, gazeteci kız kardeşi Julianne'nin ilişkisi üzerinden dönem koşullarını, kardeşlerin gayelerini ve uğrunda yaptıkları seçimleri anlatıyor. Film, Marianne'nın tutulduğu yüksek güvenlikli hapishane hücresinde ölü bulunmasıyla yeni bir boyut kazanıyor; ölümün intihar mı cinayet mi olduğu sorusu, geride kalan kardeşin yaşamının odağı haline geliyor.

Gerçek karakterler üzerinden, (Baader Meinhof üyesi) Gudrun Ensslin ile kız kardeşi Christiane Ensslin’in yaşamından yola çıkan yönetmen, filmin sonunda izleyici sorularını yanıtladı. İzleyicilerin üzerinde en çok durduğu konu, Marianne’nın ölüm sebebinin intihar mı cinayet mi olduğu idi. "Hücrede ölü bulunmak", Türkiye'de yaşayan bizler için kulağa tanıdık gelen bir iddia çünkü. "Camdan atladı / düştü", “hücrede kendini asmış olarak bulundu” gibi... Ama yönetmenin bu soruya verdiği yanıttan ziyade, kendisine sorulmadan yaptığı bir yorum vardı ki, anılmaya değer:

Film, izleyiciyi geri dönüşlerle kardeşlerin çocukluk anılarına ve yetişme koşullarına çağırırken, esasında mizaçlarını belirleyen sahnelere tanık olmamızı sağlıyor. Çocukluk dönemleri II. Dünya Savaşı yıllarına denk gelen kızlar, bir bombardıman sırasında anneleri tarafından uyandırılarak diğer herkes gibi hızlıca sığınaklara gider. Sığınaktaki insanlar korku içinde bombardımanın bitmesini bekler; bir bomba düştüğü an, anneleri iki kızı kucaklayarak göğsüne bastırır. 

Margarthe von Trotta, o yılları hatırlayınca, uzun bir dönem boyunca kendilerinin "mağdurlardan" olduğuna inandığını söyledi. Bombardımandan kaçmak için apar topar sığınaklara giden, ölüme bunca yakın yaşayan onlarca, yüzlerce, binlerce mağdur insan. Yönetmen, "Bizim kuşağımız, o bombaların bizim ülkemizin açtığı savaş nedeniyle atıldığını, ancak çocukluk yıllarını geride bıraktığında anladı. Ve o zaman büyük bir öfke, büyük bir hayalkırıklığı yaşadı" dedi (hatırladığım kadarıyla, mealen aktarıyorum). Çocuklar, her durumda, elbette mağdurdu. Filmi izleyen bizler de o sahnede alelacele, kalabalık içinde sürüklenerek sığınaklara giden insanların mağdur olduğunu düşündük / düşünürüz. Fakat yönetmenin sözü, (o noktada) başka bir gerçekliğe işaret ediyordu.

Kendisine haksızlık edilmiş olan kişi mağdur; haksızlığa uğrama durumuna ise mağduriyet diyoruz. Ama mağduriyet bir süredir hak ihlalini karşılayan bir kavram olmanın ötesinde, bu kavram üzerinden bir söylem üretmeye heveslenenlere de şamil olan, has bir mekâna dönüştü. Bunun da iki boyutu var: Bir zamanlar mağdur olanlar, şimdinin mağdurlarına sessiz. (Yazının girişindeki “yankı” beklentisine referansla). Diğer vurgu da şu: Öyle olmadığı halde mağdur hissedip ve hissettirip zulmün devamına çalışmak. Çünkü bu ortaklık, kurbanla doğrudan ilişkilendirilmenin önüne geçiyor; birden bire herkes suçlu ya da herkes mağdur oluveriyor. Ortalık toza boğuluyor.



Yazı başlığının ilham kaynağı olması vesilesiyle:
* http://www.cnnturk.com/bilim-teknoloji/internet/tib-baskani-sansur-degil-magduriyetin-onune-gecmek
* http://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-kimse-magdur-edebiyati-8901341-haberi/