Anasayfa > Haftalık Yazılar > Popülizmin Arkeolojisi

Popülizmin Arkeolojisi

Murat Belge

13 Mart 2017

Birkaç hafta önce, Atina’da bir toplantıdaydım: konu “insan güvenliği”ydi. Trump’ın Başkan seçilmesinden bu yana bütün dünyada “popülizm” konusu önem kazandı. Trump’ın içlerinden sadece bir tanesi olduğu “popülist diktatörler”in de bizim toplantı konusuyla doğrudan ilişkisi var. Çünkü onların “güvenlik” kavramı işlemeye başlayınca bizim “insan” kavramımız gümbürtüye gidiyor.

Bu toplantıların başında “keynote speech” dedikleri şey var ya, ben “giriş taksimi” diyorum, bu toplantıyı açacak üç dört taksimden birini de benim yapmam istenmişti. Son cümlemde, “popülizmle mücadele edebilmek için ‘popüler’ olmanın yollarını öğrenmeliyiz,” dediğimi hatırlıyorum.

Bundan birkaç yıl önce de Selanik’te bir toplantıdaydık. Konu gene “popülizm”di. Bundan on yıl önce çeşitli renklerden solcular için “popülizm” kelimesi sorunsallık içeren bir kelime değildi. Kötü bir şey anlatıyordu. O “kötü şey”, genellikle emperyalizmin ve kapitalizmin bize karşı kullandığı bir siyasetti. Bizim iktidarı ele geçirmemizi engellemek için buna başvururdu. Bundan öte çok bir şey söylenmezdi. Selanik’te ilk kez bazı solcuların “Bu ‘popülizm’ nedir? Bunu incelemekten çıkacak anlamlı sonuçlar olabilir mi?” gibi bir merakla bu sorunu ele aldıklarına rastladım.

Atina’dan döndükten kısa bir süre sonra, daha kesin söyleyeyim, New York Times’ın 4-5 Mart’ın haftasonu sayısında Tony Blair’in popülizm üstüne yazısını gördüm. Son cümle şu: “Yeni bir koalisyon kurmalıyız ve bu popülist değil, popüler olmalı.”

Tony Blair’le aynı şeyi söylemek bazan “Ben ne dedim?” düşüncesine yol açabilir ama burada öyle olduğunu düşünmüyorum. Her siyasî sorun gibi bu da karmaşık, çapraşık v.b. Ama “üç kelimelik bir formül ver,” deseler, ben de, “popülist değil, popüler” derim. Blair’in yazısında söylediklerine, yani bu işin nasıl yapılabileceği konusuna sonra geleceğim. 

“Popüler”, “popülist”, ayrıca müzikte geçerli pop, bu kavramlar son kertede Latince’de “halk” anlamını taşıyan “populum” kelimesinden geliyor. Batı Avrupa’da, Latince’den oluşmuş dillerde (Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi) ve ayrıca İngilizce’de bizim kullandığımız şekilde kullanılıyor. Almanca’da “halk” için “völk” kelimesi var ve “pop” kökü orada geçerli değil. O kökten gelen “Pöbel” Almanca’da “kuru kalabalık”, “sürü” gibi olumsuz anlamlar taşıyor. Bu, ilginç bir durum.

Çünkü bizim “halk” dediğimiz bu kavram, geçmişe doğru gittikçe, Almanlar’ın “pöbel”den anladıkları şeye yaklaşır. Bizde de zamanında öyleydi; öyle olduğu içindir ki “halk plajlara hücum edince vatandaş denize” girememişti.

Öte yandan, İtalyan Komünist Partisi’nin de “Avanti Poppolo” marşı var. Bu “poppolo” sayesinde “bandiera rossa trium” (Kızıl Bayrak Zafere ulaşacak). Yani burada “poppolo” olumlu bir varlık; “pöbel” gibi değil. Bu, “halk” kavramına Komünizm’in verdiği değer.

Özellikle Komünizm bu yeni vurguyu getirdiği için sağ siyasette, hattâ sağ-popülist siyasette, “halk” kelimesine biraz ihtiyatla yaklaşılır. Örneğin Tayyip Erdoğan da, bir yandan ileri derecede popülist bir siyaset götürürken, bir yandan “halk” yerine “millet” demeyi tercih ediyor (Türkiye bu bakımdan daha zengin imkânlara sahip: “Öz Türkçe” sayesinde "ulus" diyen, hattâ “budun” diyen popülist önderler de yetiştirebiliriz).

Yakın tarihte, anlaşılır bir şekilde, sağ da, sol da, “halk” denilen bu yığınlara “sahip olma” mücadelesi vermiştir. İstanbul basını “halk”ın plajlara doluşmasını pek hoş karşılamıyordu ama resmî ideolojide “halkçılık” altı oktan biriydi. “Halkçılık” sözü, “popülizm”in Türkçe karşılığıdır. “Altı ok” arasına girmesi, dünyada “popülizm”in kullanım biçimlerinden birine uygundur: sosyalizme, komünizme karşı mücadelenin araçlarından biri olarak kullanımı: “Biz halkçıyız. Onun için bizde ‘sosyalizm’e gerek yoktur.” Bu hesapla “köylü milletin efendisidir.” Tek-Parti de zaten “Halk” partisidir. “Halkevleri” açılmıştır.

Bu, çok zaman yazılıp söylendiği gibi, “popülizm”in “zorunlu” diyebileceğimiz paradoksal görünümüdür: “halkçılık” yüzünün topluma gösterildiği madalyonun, madalyonu elinde tutan güce dönük yüzünde, “elitizm” yazmaktadır.

Asıl “iktidar” olan bu elitizmin Cumhuriyet tarihi boyunca uyguladığı “halkçılık”, bugün Tayyip Erdoğan’ın ve partisinin harcaya harcaya bitiremediği “mağduriyet edebiyatı”nın sermayesini oluşturdu. Çoğunluk, bu “halkçı iktidar”ı, Cezayir ya da Tunus halkının Fransız yönetimini gördüğü gibi gördü. Bu, abartılı, yanlış, haksız, şu bu olabilir; ama bugün, 2017’de, hâlâ etkili ve yaygın.

Adında “Halk” olan parti, “Cumhuriyet Halk Partisi”, “tek” olmaktan çıkınca, bir daha iktidar olamadı. Bunun başlıca nedeni, uyguladığı “halkçılık”ta. Evet, Bülent Ecevit zamanında CHP yeniden bazı seçimlerden “en çok oy alan parti” olarak çıkabildi. Bunun sırrı da, Ecevit’in bilinen tanımlar içinde, “popülizm” diye bildiğimiz yolu izlemiş olmasıdır. Parti içinde ona karşı çıkanlar, onun yüzünden istifa edip ayrı parti kuranlar, Feyzioğlu, Kemal Satır ve klasik CHP’nin klasik kadroları belki Ecevit’i fazla “solcu” buldukları için böyle yapmışlardı (Türkiye’nin tuhaf gelişme biçimi Ecevit gibi birini dahi “aşırı solcu” yapabilir); ama gerçeklik düzeyinde asıl sorun, Ecevit’in, “altı ok”tan “halkçılık” ilkesini onlar gibi değil de, sözgelişi Juan Peron gibi anlamasıydı.

Bunu halk da anladı ve bütün birikmiş hıncına rağmen (yani, CHP’ye) Ecevit’e oy verdi.

Ecevit’in aldığı oylar, kariyeri boyunca, şaşırtıcı derecelerde yükselmiş ve alçalmıştır. Bu grafik de ilginçtir. Bir aşamada Ecevit yalnız iç kavgalardan yıldığı için değil, CHP’nin imgesinin kendini aşağı çeken bir yük olduğunu hissettiği için, kendi ayrı partisini kurdu. Neyse, sonuçları hepimiz biliyoruz, uzatmayalım.

Kimilerine göre çok erken bir kararla Türkiye çok-partili bir düzene geçince, CHP’ye muhalif olarak ortaya çıkacak parti ya da partilerin hangi ideolojiyle meydana atılacağını, ironik bir biçimde, CHP kendisi belirlemişti. Zafer, “popülizm” yolundan gitmeye bağlıydı.

Dolayısıyla Türkiye’de sağ, her zaman, “popülist” oldu. Sağın popülizmi de inandırıcı oldu, çünkü çıkardığı siyasi önderler “halkın içinden” dedirtecek imgelere sahipti. Sol, şivesini küçümserken, Süleyman Demirel hem “Morrison temsilcisi”, hem de “Çoban Sülü” olarak, toplumun kendiliğinden ideolojisine tastamam uyan bir imge oluşturuyordu. Menderes pek böyle sayılmazdı ama yeni kurulan Demokrat Parti’nin bütün kadroları CHP zamanında iktidarın yanına yaklaştırılmayan tipte insanlardan oluşmuştu. Ankara Palas’taki baloya davet edilenler değil, o kaldırıma geçmelerine polisin izin vermediği “kuru kalabalık”tan çıkmışlardı. 

Özal, her haliyle “alaturka”, halkın “bizden” diyeceği bir imgeye sahipti. Böylece, “Türkiye popülizm tarihi”nin en “safkan” temsilcisinin dönemine geldik.

Klasik elitizmin şahlanma dönemi 12 Eylül dönemiydi. Örneğin DİSK yöneticileri yıllarca hapiste tutuldu. Şu maddeden, bu maddeden birtakım cezalar verildi; ama asıl suçları ceza yasasında bu kelimelerle yazılı olmayan “ayaklar baş oluyor” korkusuna –sendika önderi olarak– zemin hazırlamalarıydı. 12 Eylül’ün genel ve toplam karakteri bu kaygıdır.

Tayyip Erdoğan, bu elitizmin karşıtı olan popülizmin son temsilcisi olarak, Gezi direnişi sırasında, kendi ağzıyla, ayakların baş olmaya çalıştığını söyledi.

“Elitizm”, “popülizm”, iniş, çıkış... Bu arada demokrasi’nin başladığı ve geldiği nokta bu. Kim “ayak”tır, kim “baş”tır, bu kısır döngünün inen ve çıkan aktörlerinin ideolojilerine göre değişir ama “yönetim” demek, ayakların baş olmasını engellemekten başlar.

Şimdi başa döneyim: “popülist ve popüler” sorunsalına. Bu konuda Blair’in söylediğine. Blair’in New York Times International’da yayımlanan yazısının başlığı, “Popülizme Karşı Merkez Direnmelidir”.

Bu önermeyi ortaya atarken zihninde öncelikle Birleşik Krallık olduğunu herhalde varsayabiliriz. Ama başka toplumlar için de bunu geçerli bulduğu anlaşılıyor. Blair, Britanya’da ve Fransa’da solun, solun geleneksel topak partilerinin radikal sola kaymasından endişeli. Sol böyle tavır aldıkça popülist sağ iyice zincirinden boşalır diye korkuyor. “Yersiz bir korku” olduğunu söylemek pek mümkün değil. Bunun tersi yapılmalı, “orta”dakilerle alışverişi götürebilecek bir dil oluşturulmalı, diyor. Bu yeni ittifak ya da koalisyonda teknolojiyi belirleyenlerle (yani “Silicon Valley” ve benzerleri-varsa!) “orta sağ-orta sol” siyaseti belirleyecekler arasında bir ortak anlayış zemini kurulmalı, diyor. Bunları gerçekleştirecek özne olarak da öncelikle “ilericiler”i düşündüğü belli.

Bunlar Birleşik Krallık ve Fransa için, ayrıca A.B.D. için geçerli mi? Böyle ittifaklar kurulur mu? Bundan olumlu sonuç alınır mı?

Tarihin olağan sapma potansiyelini gözden kaçırmadan, bu sorulara “koşullu evet” cevabı verilebilir sanıyorum.

Türkiye’de aynı durum geçerli mi? Bunu, doğrusu, sanmıyorum.

Bugünün dünyasında popülizm, genellikle bir “tehdit” olarak, daha önceleri bir varlık göstermediği yerlerde güçleniyor; onun için de dikkat çekiyor. Filipinler’de Duterte’nin varlığı olağan karşılanırdı. Macaristan’da Orban her zaman beklenebilir bir fenomendi. Ama Brexit, Trump ve Le Pen (daha önce küçük çapta ortaklarıyla) epey büyük bir şok yaratıyor.

Gene de, bunların hiçbiri, Türkiye’deki kadar ciddi bir “tehlike” yaratmıyor. Türkiye’de iktidarı bırakmamak için gereğinde silâha sarılmaya hazır bir kitle var. Bunların, Batı’da olduğu gibi, ülkelerine gelen “yabancı”lardan kaynaklanan “defansif ırkçılık”ları yok. Bunlar bir İslâmî devlet kurmak için hazırlanıyorlar. Tabii “adı İslâm” v.b. Ama bu da işin içinde.

Bu “tehlike”ye karşı, AKP’ye karşı, Erdoğan’a ve istediği başkanlık rejimine karşı olanlar muhtemelen yüzde ellinin epey üstündeler. Ama referandumda (olursa) nasıl oy verecekleri belli değil. “Başkan tam istediğimiz başkan olmasa da, İslâm’ın iktidarı devam etmeli” diyecekler vardır – “FETÖ’cü” denilenler arasında bile.

Bunlara karşı olanlar, “karşı” olmaktan başka bir ortaklığa, bir platforma sahip değiller. Olabilirler mi? Bana çok muhtemel görünmüyor.

Süregiden kargaşalıkta, “topak” karakterini en iyi koruyan parti CHP. Yeni dönemin başından beri konumlarını (bu, “AKP’ye karşı olmak” şeklinde özetlenebilir) istikrarla sürdürdüler. Bundan ötürü oy kaybına uğramadılar; ama oylarını artırmadılar da. Uzamayan, kısalmayan bir parti; yüzde otuzun üstüne çıkması muhtemel değil.

AKP işe Selâmet geleneğinin üstünde oy alarak başlamıştı; demek, Erbakan çizgisine oy vermeyen önemli sayıda insan AKP’ye oy vermişti. Sonraki seçimlerde bu oran daha da yükseldi (arada bazı düşüşler olsa da “birinci parti” konumunu hiç bırakmadı). Bu da, önceki dönemlerin “orta sağ” seçmeninin teveccühünü kazandığının işareti. Ama bugünkü dili, siyaseti, üslûbuyla bu “orta sağ” seçmeni pek mutlu edemez hale geldiği anlaşılıyor.

Blair’in dediğine dönelim: bu “orta sağ” seçmen referandumda “hayır” diyebilir; ama bu CHP blokuyla bir “ortak anlayış zemini” kurmak anlamına gelir mi? Bence gelmez.

“Orta sağ” seçmen bir yana, AKP’nin adım adım kurduğu “tek adam” rejiminden hazzetmeyen AKP’liler de var. Ama onlar, “hayır” demek dışında, öbür “hayır”cılarla yanyana gelip “ortak anlayış zemini” oluşturabilir mi? Bunu da sanmıyorum.

İşin tuhafı, bugün bu popülizm gerçekten çok ciddi ve somut bir “tehlike” oluştururken de, bu kümelenmelerin herhangi bir ortak hareket girişiminde bulunmaması.

Bunu yapmaya en yakın görünen HDP ise kolu bacağı budanmış, iktidarın hukuk silâhını kullanarak saldırmasının yaralarıyla, potansiyelinin önemli bir kısmını kullanamaz hale gelmiş. Bu durum elbette iktidarın işine geliyor ve zaten büyük ölçüde onun eseri. Ama örneğin CHP’nin de bundan üzüntü duyduğunu gösteren bir belirti sadır olmuyor.

Burada, Blair’in dediği gibi merkez’in bir direniş oluşturamaz halde olmasının başlıca nedeni zaten CHP.

Popülizm konusu hem bizim için, hem de şu ana kadar bunun etkisine girmiş ya da girmemiş bütün ülkeler için ciddiyetini koruyan, korumaktan öte, artıran bir sorun. Bunun “cihanşümul” varlığını, bir ucundan, dünyada “temsilî demokrasi”nin miadını doldurmuş olması olgusuna bağlıyorum. Önümüzdeki yazıda (veya “yazılarda”) bu temayla devam edeceğim.