Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kesişimsellik

Kesişimsellik

Aksu Bora

21 Mart 2017

Hepimizin zaafları var. Benimki de kendinden memnuniyetin bir türüne lüzumundan fazla sinirlenmem. Bir şeye isim vererek onu “halletmiş” olduğu hissine kapılmak ve bundan dolayı da kendinden memnun olmak. İşte böyle bir şeyi sezdiğimde, içimi bir sıkıntı kaplıyor. Yoksa neden “kesişimsellik” lafını her duyduğumda silahıma davranacaktım? Tabii ki tek örneği kesişimsellik değil, ötekiler şimdilik kenarda dursun.

Kesişimsellik yeni bir kavram değil ama görebildiğim kadarıyla son on yılda feminist düşünce ufkumuzun parlayan yıldızı haline geldi (evet, söyledim zaten sinir olduğumu). Özetle, evrenselci feminizmin kadınlık anlatısının dışında kalan kadınları da hesaba katan, farklı sınıfsal, etnik, cinsel yönelimle ilgili… konumları dikkate almak için geliştirilmiş bir kavram. Sojourner Truth’un “Ain’t I a woman?” (ben kadın diil miyim?) sorusundan ilhamla, farklı tahakküm biçimlerine maruz kalan birinin konumunu anlayabilmek için. Erkekler kadınları ezer, beyazlar siyahları ezer, zenginler yoksulları… Hadi bakalım, hem siyah hem kadın ve (muhtemeldir ki) yoksulsan ne olacak? İşte orada kesişimsellik yetişiyor imdadına ve sınıfsal ve ırksal tahakküm ile cinsel tahakkümün nasıl içiçe geçtiğini ortaya koyuyor. 

Sınıf ile cinsiyet ilişkisine odaklanan tez çalışmamı yaptığım sırada birisi “hah” demişti, “işte Türkiye’de kesişimsellik çalışmalarının öncülerinden birini yapıyorsun”! Bundan haberim yoktu, toplumsal cinsiyeti deşelemekte olduğumu sanıyordum. Aslına bakarsanız, hala öyle sanıyorum.

Neden? Çünkü özetle, toplumsal cinsiyet “kuku” demek değildir. Cinsiyetin insanın biyolojik varlığının ötesine giden bir şey olduğunu söylediğinizde (ki işte, başına “toplumsal” ekini bunu belirtmek için koymuştunuz), sınıftan da, cinsel yönelimden de, etnisiteden de, yaştan da… bahsedebilir hale gelirsiniz. Ha, bahsetmiyorsanız, bu sizin ayıbınızdır, kavramın değil. 

Bir kadının sınıfsal aidiyetiyle erkeğinkinin aynı olmadığını görmenizi sağlayan da budur, işin “bütün kadınlar ezilir ama işçi kadınlar iki kat ezilir”den daha karmaşık olduğunu farketmenizi sağlayan da. “Kadın olduğu için ezilmek” sanki hep aynı şeymiş de bazı durumlarda, bazıları için bu ezilme katmerleniyormuş gibi. Yahut işçinin emeğinin sömürülmesi bütün işçiler için tek ve aynı şeye işaret ediyormuş da bu işçi bir de kadın olunca üstüne evde de eziliyormuş…

Kesişimsellik kavramından hiç haz etmememin bir sebebi, budur: toplumsal cinsiyet kavramı neden farklı tahakküm biçimlerini görmemize yetmiyormuş ki?

İkincisi, muhtemelen biraz daha ciddi: Bu kavramın (kesişimselliğin) kullanılma biçimi, sosyolojiyle politikaya bir ve aynı şeymiş muamelesi yapıldığı izlenimi yaratıyor. Kadın olmak yahut işçi olmak yahut eşcinsel olmak ne zaman politik anlam kazanır? “Kendinde kadın” olmak ile “kendi için kadın” olmak arasındaki mesafe nelerden oluşur? Feminist hareketten bahsederken hızlıca “kadınlar” deyivermek neden kötüdür? Benim için bu sorular birbiriyle ilişkili. Çünkü feminizmin öznesi kadınlar değil, feministlerdir. Ne kadar ezilirse ezilsin, en berbat tahakkümlerin kavşağında yaşasın, bedeninde bütün bunlar kesişsin, bir kadının “kendi için kadın” olması, yani feminist olması, onu politik özne yapar. Sosyolojiye politika muamelesi yapmak, işte o “kendinde” ile “kendi için” arasındaki mesafeyi hiçleştirir.

Feminizmin o mesafenin kendisini mesele ettiği doğru, “kişisel olan politiktir” demiş bir hareketten bahsediyoruz sonuçta. Ama mesafeyi hiçleştirmek için değil, orada hep söylenenlerden başka şeylerin de durduğunu keşfetmek ve göstermek üzere. Yani bu kadarını da haketmemişti!

Kesişimselliğin daha politik bir versiyonundan, Crenshaw’ınkinden değil de Patricia Hill Collins’inkinden bahsedersem, belki daha iyi anlatabilirim: Collins, iktidar sistemlerinin çoğulluğundan dem vurarak, bunlardan herhangi birini dikkate alarak tahakkümü anlayamayacağımıza, onu alt edemeyeceğimize işaret eder. Çoğulluktan kast ettiği, bir kimlikler dizisi değil, farklı düzlemler/çerçevelerdir: yapısal iktidar sistemleri, disipliner (bürokratik) iktidar sistemleri, hegemonik olanlar ve kişiler arası olanlar. Dünyayı anlama biçimimizle toplumsal konumumuz ve dolayısıyla politik eylemliliğimiz arasındaki bağlantıları hayranlık uyandırıcı bir netlikle kurar ve böylece biz, sosyolojik olan ile politik olan arasındaki mesafeyi nelerin oluşturduğunu, bu mesafeyi nasıl katedebileceğimizi anlarız. Demek ki, işin bu boyutunda, kavramı değil de kullanılma biçimlerini dert etmemiz gerekiyor: Kesişimsellik belirli bir kullanımında, pekala politik bir içeriğe kavuşabiliyor.

Ama işte tatlı tatlı, sınıf var, cinsel yönelim de önemli tabii, etnisiteyi hesaba katmadan olmaz soyutluğunda konuşunca olmuyor. Bunlar birer “kimlik” olmanın yanında, politik öznelik konumları da çünkü. O öznelikleri dikkate almadan bir kimlikler yığınına işaret ettiğinizde olmuyor: Kürtler, eşcinseller, başörtülüler, engelliler…

Üçüncüsü, bununla bağlantılı bir şey: tahakkümü kimliklere yönelik ayrımcılık düzeyinde okuduğunuzda, kesişimsellik kavramının iddia ettiği şeyden çok uzak bir yere düşüyorsunuz: içsel bağlantılar. Hepsi de ayrımcılığa uğrayan, bu yüzden de birbirleriyle dayanışma potansiyeli olan bir dizi kimlik yok ortada. Başta bahsettiğim acayip kendinden memnuniyetin en illet kısmı bana bu gibi görünüyor: Kürdü de kucaklıyorum lezbiyeni de. Neden? Çünkü hepsi ayrımcılığa uğruyor!

Sınıfsal tahakkümün ayrımcılıktan önce, sömürüyle bağlantılı olduğu söyleneli çok olmuştu, biliyorsunuz. Cinsiyetçiliğin de ayrımcılıktan ibaret olmadığını kendimize hatırlatmamızda büyük yarar var: Kadınlık ve erkeklik (ve lezbiyenlik) birer kimlik değildir. Toplumsalın dokusunu ören tahakküm sistemlerinin “tertibat”larıdır. Feminizm, bu tertibatları anlamakla yetinmez, onları ortadan kaldırmak ister. Kavramlar bunun içindir, daha iyi anlayalım ki onunla ne yapabileceğimizi tahayyül edebilelim diye. Tahakkümün saçaklarını toplayıp bohçalamak için değil.