Anasayfa > Haftalık Yazılar > Köprü Çağdaşlığı ve Tarafsızlığın Daniskası

Köprü Çağdaşlığı ve Tarafsızlığın Daniskası

Ahmet İnsel

11 Nisan 2017

Birçok kişi konuyu mizahi açıdan ele aldı. Gerçekten bu bir Zaytung haberi midir diye insanın okurken kendine soracağı ince bir mizah, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın verdiği tarafsızlık örneğinde aranabilirdi. Ama ne yazık ki bir mizah söz konusu değildi. Anayasaya göre tarafsız olması şart olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bir parti başkanı gibi yürüttüğü halkoylaması kampanyasında tarafsızlığın her açıdan hem aleni hem de çok yaygın biçimde çiğnendiği iddialarına karşı, Türkiye popüler siyasal sözler tarihine geçecek fikri dile getirdi: “Biz Yavuz Sultan Köprüsü’nden şunlar geçer, bunlar geçemez diyor muyuz? Biz Çanakkale Köprüsü’nden şunlar geçer, bunlar geçemez diyor muyuz? Bizde tarafsızlığın daniskası var be! Hayırcıların zihniyeti bu işte.”

Hiç hafife alınmaması gereken, doğaçlama söylendiyse, bunu söyleyenin siyasal değer ve düşünce dünyasını tüm çıplaklığıyla ele veren bir değerlendirme bu. Doğaçlama değil de, danışmanların bulduğu bir cin fikir ise, durum daha da anlamlı oluyor. Çünkü bu “yerli ve milli” kültür tapınması içinde olan danışmanların, Dede Korkut hikâyelerini biliyor olmaları gerekir. Ve akıl ettikleri bu tarafsızlık örneğinin Dumrul hikâyesini çağrıştırdığını da herhalde düşünmüşlerdir. 

Kısaca özetleyelim: Dede Korkut’un anlattığına göre, Oğuz’da Duha Koca oğlu Dumrul adlı bir kişi varmış. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmış. Köprünün başına oturmuş, geçenden on akçe, geçmeyenden zorla kırk akçe alırmış. Bunu da, benden daha güçlü er dünyada var mıdır, varsa çıksın benimle savaşsın, böylece benim şanım, kahramanlığım, yiğitliğim Rum’a, Şam’a gitsin, yayılsın, diye yaparmış. 

Hikâyenin gerisi bizi başka yerlere götürür, burada bırakalım.

Bir köprüden geçişin paralı olup olmaması gerektiği tartışması, evrensel bir konudur. Ama bir köprünün başına oturmuş bir kişinin, bazı insanları geçirip, bazılarına geçiş izni vermemesi dünyada pek bilinen bir vaka değildir. Köprü bir özel mülkiyet alanı içinde değilse veya bir devletler arası sınırın üstünde yer almıyorsa, dünyanın her yerinde, paralı ise parası olan, parasız ise herkes köprüden geçer. Ve sanırım bugüne kadar dünyada kimse, var olan binlerce köprüde geçerli olan bu uygulamayı o ülkedeki yönetimin tarafsızlığına, adalet anlayışına örnek olarak vermeyi akıl etmemiştir.   

Tayyip Erdoğan, kamu mülkü olan köprüden herkesin (parayla) geçmesine izin veriyor olmayı yönetiminin tarafsızlığının en iyi örneği ilan ederken, “çağdaş bir ülkede yaşamak istiyoruz” diyenlere de, “yani şu anda çağdaş bir Türkiye yok mu, neyiniz eksik? Yollarınız, köprüleriniz, hızlı tren, okullar yok mu? 14 sene önce bunlar var mıydı?” diye yanıt veriyor. Verilen bu iki örnek, birbirlerini tamamlıyor. Hâlbuki temel hak ve özgürlüklere titizlikle saygılı bir hukuk devleti olarak da anlamak mümkün çağdaşlığı. Cumhurbaşkanı ise, bunu yol, köprü, hızlı tren, okul olarak tanımlıyor. Ve birkaç gün sonra, bu çağdaş değerleri yaratan devlet yönetiminin tarafsızlığını betimlemek için köprüden kimin geçtiğine karışmadıklarını söylüyor. 

O yollardan, tünellerden, köprülerden şunlar geçer, bunlar geçemez, hızlı trenlere şunlar biner, bunlar binemez denmiyor gerçekten Türkiye’de. Şimdilik mi? Çünkü böyle bir örnek verdiğine göre Cumhurbaşkanı, buna da karışılabileceğini, bu kamu mallarını kullanma izninin bazılarına verilmeyebileceğini, bunun da bugün Türkiye’de mümkün olduğunu düşünüyor demektir. 

Tayyip Erdoğan’ın çağdaşlık ve tarafsızlık konularında verdiği bu örnekler, onun siyasal dünyasını ve değerlerini aydınlatıyor. İktidarın yakın hatta uzak çevresinden bir kişi bile çıkıp, bu ne demek şimdi diye sormuyor. Ya da soramıyor. Halbuki Cumhurbaşkanı köprü, yol, tünel, okul, hızlı tren örneklerini çağdaşlığın yeterli göstergeleri olarak gösterirken ve bunların herkesin kullanımına açık olmasına izin vermeyi bir haslet olarak sunarken, köprünün başını tutanın aslında isterse toplumun bir kısmının temel hak ve özgürlüklerini keyfî biçimde kısıtlayabileceğini, kamu mülkünü kendi mülkü gibi kullanabileceğini ima etmiş olmuyor mu?

Bilinçaltının dile vurması böyle olur.