Anasayfa > Haftalık Yazılar > 19. Yüzyıl ve Trajedi

19. Yüzyıl ve Trajedi

Barış Özkul

30 Nisan 2017

Modern çağda trajedi, bireyin bilinçli eylemiyle iç içe geçerken insanın kendini gerçekleştirme-var etme, kendi iradesiyle hareket etme yetisi de trajedinin önkoşulu haline gelmişti. Trajediyi bu şekilde tanımlayan ilk düşünürlerden biri Hegel’di:

Gerçek bir trajik eylem için bireysel özgürlük ve bağımsızlık, ya da en azından kendi kaderini tayin etme ilkesi; bireyin kendi kişisel eylemlerinin (ve bu eylemlerin sonuçlarının) sebebi ve kaynağı olarak kendini görme iradesine sahip olması gerekir.

Trajedi ve birey meselesi bu soyutlukta ifade edildiğinde ister istemez “hangi birey?” sorusu akla gelir. Modern veya pre-modern birey salt iradesi veya tercih yapma yetisinden ibaret bir varlık değildir; onu ve kararlarını belirleyen bir yığın başka etken (sınıfsal-etnik-sosyolojik-cinsel vb.) vardır. Bunlar yok sayıldığında liberalizmin “hayata sıfırdan başlayan” tarihdışı bireyi ve onun trajedisiyle baş başa kalırız.

Hegel’in (ve Lukacs gibi Hegelci Marksistlerin) bireyi öncelikle “tarihsel”di ve trajik eylem tarihsel-toplumsal yapıların somut çelişkileri ve gelişim çizgileri doğrultusunda belirleniyordu. “Antik Yunan tragedyası ilkel toplumsal biçimler ile yeni bir toplumsal düzen arasındaki çelişkiyi somutlaştırırken Rönesans tragedyası can çekişen feodalizm ile yeni [kapitalist] bireycilik arasındaki çelişkinin ifadesiydi”. Böylece trajedi Hegel’in bütünsel planı çerçevesinde Tin’in kendini gerçekleştirdiği tarihsel sürecin uğraklarında hayatiyet kazanıyordu.

Raymond Williams, Hegel’in “toplumsal ve tarihsel çelişkileri mutlak Tin’in ilahi adaletiyle çözüme kavuşturan” trajedi teorisini modern bireyin kişisel trajedisini açıklayamadığı (ya da sadece “tarihin büyük şeması” içinde açıkladığı) için sorunlu bulur. Ama bireyi bir mekanizma olarak değil bir süreç ve aktivite olarak kavrayan Hegelci yaklaşım, trajedinin insanın “doğası”na içkin bir varoluşsal zorunluluk olduğunu ileri süren Schopenhauer gibilerin görüşlerine kıyasla modern bireyin trajedisine daha güçlü bir ışık düşürür. Marksizm ve trajedi bağlamında buna döneceğim.

***

19. yüzyılda trajedi konusuyla ilgilenen bir başka düşünür Nietzsche’ydi. Nietzsche ve trajedi tartışması zorunlu olarak estetikle ilgili bir tartışmadır zira Nietzsche için “dünya ve insan varoluşu ancak estetik bir olgu olarak meşrulaştırılabilir”. Nietzsche’ye göre “bireyselleşme”-öncesi çağların “ilkel birliğini” temsil eden Antik Yunan’da Prometheus’un tanrılara başkaldırarak bireyselleşme girişimi trajedinin başlangıç anıdır: İnsanın enerji, irade ve zekâ sahibi olabilmesi için birey olması gerekir ama birey olmak evrenin kurulu düzeninden/ilkel birliğinden kopmak anlamına geldiği için trajik ve yalnızlaştırıcı bir eylemdir. Ne var ki gerçek birey bundan kaçmaz. Trajedi bireysel kararlarımızla dünya arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi sahiplendiğimiz ve olumladığımız sürece var olabilir. Bireysel ıstırabın kaçınılmazlığını reddettiğimiz anda trajedi ortadan kalkar; tanrıları yardıma çağırdığımızda dünya estetik bir olgu olmaktan çıkar. Nietzsche bu yüzden antik Yunan’da trajedinin ölümünden Euripides ve Sokrates’i sorumlu tutar: Onlar tanrılarla dikbaşlı karakterleri uzlaştırmaya, ilkel birliği yeniden tesis etmeye çalışmıştır. Nietzsche aynı nedenlerle Hıristiyanlığın ilahi adalet nosyonunu da komik bulur ve Aydınlanma’nın bilimperestliğine karşı çıkar. Nietzsche’ninkisi bilim karşıtlığı veya bir tür irrasyonalizm olmaktan çok bireyin radikal bir savunusudur. Bu bakımdan trajediyle ilgili yazdıkları “Üst-insan”, “aşkınsal zekâ”, “heroik bireycilik” gibi ilkeleriyle örtüşmektedir.

*** 

Marx’ın kendisi trajedi konusunun üzerinde doğrudan durmasa da Marksizm açısından birey ve sınıf meselesi temel bir sorun alanı olduğu için 20. yüzyılda birçok Marksist, Marksizm’in trajedisini ele aldı. Modern Trajedi başlıklı incelemesinde Raymond Williams, Marksizm’in determinist yorumunu sahiplenenler nezdinde bireyin trajedisi gibi “basit meseleler”in bir vakit kaybı olduğunu belirtir. Bir trajediden, acıdan veya yıkımdan söz edilecekse bu olsa olsa “sınıf”ın trajedisi, acısı veya yıkımı olabilir. İşçi sınıfının şu veya bu savaştan mağlup ayrılarak iktidarı ele geçirme şansını bir kez daha ıskalaması, devrimi belirsiz bir geleceğe ertelemesi “trajiktir” (!). 

Marksizm ve sınıf mücadelesi bu şekilde anlaşıldığında bireysel hayatın ve trajedinin herhangi bir kıymet-i harbiyesi olmadığı gibi topluma sağlıklı bir şekilde bakmak da mümkün değildir.

Gerçek Marksizm neydi, ne değildi gibi bir tartışma tarihin şu aşamasında önemli değil. Marksizm’in işaret ettiği ufka ulaşmak, o ufku gündelik hayatta inşa etmek için mücadele edenler daima olacak ama bu mücadelenin adının illa “Marksist” olmasına gerek yok. Öte yandan Marksizm’in toplum analizi şu tartıştığımız konu bağlamında bugün de değerini koruyor. Marksizm bireyi ötelemek/talileştirmek bir yana onun potansiyel yeteneklerinin önündeki engelleri ortadan kaldıracak bir geleceğin imkânlarını araştıran bir fikriyattı.

Marx’ın toplumsal değişimden kastı devlet aygıtının el değiştirmesi değil toplumsal ilişkilerin ve toplumun işleyiş tarzının radikal bir şekilde değişmesiydi. Yeni bir toplumsal kesimin önceden var olan yapılar ve ilişki tarzları dâhilinde iktidar olması toplumun temel işleyiş tarzının değiştiği anlamına gelmiyordu. Komünist devrimi diğer devrimlerden farklı kılan şey siyasî ve insanî, fiziksel ve zihinsel arasındaki sınırları ortadan kaldıran bir yeni ilişki biçiminin kurulmasıydı. Marx bunu Alman İdeolojisi’nde şöyle ifade etmiştir: 

Geçmişteki devrimlerin hepsinde toplumun işleyiş tarzı değişmeden kalmış ve tek mesele bu işleyişin farklı insanlar arasında yeniden düzenlenmesi ve yeni bir işbölümünün ihdas edilmesi olmuştur. Komünist devrim ise bu işleyiş tarzını hedef alarak mesaiyi ortadan kaldırır ve sınıf tahakkümünü sona erdirir.   

Toplumun işleyiş tarzını değiştirecek olan da bir mekanizmanın parçası olmaktan ziyade bir sürecin aktörü olan bireydir. Marksizm’in bireyi, işbölümünü, mesaiyi ve toplumun işleyiş tarzını değiştirmeye muktedir bireydir. 20. yüzyılda kurulan sosyalist rejimler bu birey tasavvurundan uzaklaştıkları ölçüde Marksizm’in trajedisi görünür hale geldi. Bununla devam edeceğim.


* Bkz. Raymond Williams, Modern Tragedy, Broadview Encore Editions, ed. Pamela McCallum, 2005. Hegel ve Marx alıntılarını Williams'tan aldım, çeviriler bana ait.