Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ego İdeali (I)

Ego İdeali (I)

Erdoğan Özmen

31 Mayıs 2017

Benzersiz vaat ve imkânların yeridir insan. Sonsuz yaratıcı ve yeniden yaratıcı tutum ve potansiyellerin harikulade yeri. Bir düğümün, saçağın mahalli. İnsan kendini yaratarak varolur çünkü. Demek, kendi kökenlerini bile kendi yaratıcı eylemiyle sonradan anlamlı kılıp inşa ederek. Kısıtlı ve zavallı varoluşunu bir sonsuzluğa açarak, esneterek. İnsanın kendini tanımasının daima belli bir başarısızlıkla işaretlenmiş olması, kendini bilmenin daima tuhaf bir açmaz ve muğlaklık duvarına çarpması bundandır. Her seferinde aynı çetin karşılaşmanın, “ben kendim de, sandığımdan başka biriymişim meğer” içgörüsünün testine tabi ola ola yaratırız kendimizi. Kendimize şaşırıp, kendimizden büyülenerek.   

En dar zamanlarda, birikmiş onca acı şeyin ardından derin bir ümitsizliğe düşmüş ve takatsiz kalmışken misal, birden göz kamaştırıcı bir parıltıyla canlandığımız anlarda daima insan ve onun yaratıcı eylemliliği vardır. Kendi olmayı sonradan, bin bir zahmetle öğrenen insana, onun yüce çabasına ve kudretine ve mucizesine inanarak yeniden güçlenir, iyileşiriz. Her bir jestin, kelimenin, mesajın, imgenin, ifadenin, resmin, hatıranın, tanıklığın, kaybın, hüsranın, incinmenin ve sayısız travmatik karşılaşmanın hakkını vererek ve bedelini ödeyerek insan oluruz çünkü. En aşırı öfke ve şehvet hislerinin içinden geçerek…

***

İnsan en aciz, en yetersiz, en yeteneksiz hayvan türü olarak başlar hayata. Öylesine erken doğmuş haldedir ki, hayatta kalmasını sağlayacak hiçbir donanım ve beceri elinin altında değildir. Epey uzun sürecek bir muhtaçlık ve yoksunluk halidir bu. Daha sonra, bütün omurgalıların verili kapasite ve becerilerinin tümünü aşmasını ve canlı organizmanın imkanlarından bir çoğunu olağanüstü geliştirebilen bir üst-canlı olmasını sağlayacak olan şeyin kendi içsel gelişimine ait olmaması, dışında olması en belirgin vasfıdır insanın. İnsan, kendi dışından yaratır kendini. İşte bu muammayı/paradoksu cisimleştirir insan: Her şeye hiçbir şeyden varır. Hiçbir şeye, arı boşluğa ve içeriksiz oluşa kazandırdığı benzersiz hareket ve biçimle her şeyi yeni baştan icat eder. 

İlk bütünlük, tutarlılık, eşgüdüm ve hakimiyet hissini bir imgeye borçludur insan. İnsan, ötekinden, ötekinin imgesinden –kendi ayna imgesinden– yola çıkar. Kökeninde bu imgesel özdeşleşme vardır.

Özdeşleşmeyi, yani çocuğun başlangıçta kendiyle aynı olarak düşünmediği, bilakis özdeş-değil diye deneyimlediği/tanıdığı başka bir şey ile arasında kurduğu özdeşlik bağını ilk büyük insanlaştırıcı jest olarak kaydetmeliyiz. Nitekim çocuğun aynada kendi imgesiyle karşılaşması sevinçli/coşkun (jubilant) bir deneyimdir. Kendimi özdeşleştirdiğim bu başka şey bir ötekidir. Burada, örneğin şempanzelerin de kendi imgeleriyle bir süre oyalandıkları ve fakat onun tarafından büyülenmedikleri, imgenin muhtemel yararsızlığı ve boşluğu/anlamsızlığı nedeniyle sebat etmediğini analım.   

Lacan’ın “Ayna Evresi”nin temel dersidir bu: Özneden ayrı bir fail olarak ego (ben), çocuğun kendi ayna imgesiyle (ya da bir ayna işlevi gören ebeveynler, kardeşler ve akranlarla) özdeşleşmesi sayesinde, o özdeşleşmenin içinde varlık kazanır. İmgesel kimlik/özdeşlik kendimin dışında yer aldığı, bu yabancı kurguyu kendime taşıdığım içindir ki –kendimden– yabancılaşmış bir kimliktir bu. İmgesel kimlik anlamında ego, özneyi öteki üzerinden geçen, öteki sayesinde aktüalize olan bir sapak vasıtasıyla bireyleştirir. Bu anlamda ego bir yabancılaşmanın mekanıdır.

Demek şu var: Kendine varmanın en uzun ve dolambaçlı yolunu kat eden varlıktır insan. O yüzden belki de, kendine dönmek ya da bakmak daima problemli, çok katlı ve/ya da çeşitli dolayımlar yardımıyladır. Ya da, kendi üzerine düşünmek, kendi hal ve düşünceleri üzerine tefekküre dalmak daimi yazgısıdır insanın. En nihayetinde bu, bulduğunu sandığı şeyi bir daha ıskalamama arzusuyla ilişkilidir belki de.

***

Demek insanın başka bir şeyle/ötekiyle özdeşleşmesini, imgenin biçimlendirici gücü tarafından yakalanma ve özümsenmeye açıklığını güçlü bir kapasitenin/yeteneğin belirtisi olarak düşünmeliyiz. Öznenin kendi dışına çıkmasının, kendini aşmasının, kendi sınırları içine hapsolmayı ebediyyen geçersiz kılan bir inşa çabasına girişmesinin ilk momenti olarak. Çocuk imge sayesinde kendini ilk kez bütünlüğü/birliği olan bir varlık olarak görür ve deneyimler. Çünkü imge, çocuğun kendi bedeninin bütünlüklü bir resmini çocuğa geri vererek bütünleştirici bir işlev üstlenir. O zamana değin devam edegelen değişken, parçalı, eşgüdümden, tutarlılık ve bağlardan yoksun deneyim, duyum ve algılamalar için sağlam ve istikrarlı bir çıpa/referans noktası olur. En canlı hatıralarımızın ‘gerçek’ bir sahneye mi yoksa fotoğraflara mı ait olduğunu sıklıkla ayırt edemeyişimizin gerisinde de aynı ayna imgesi dinamiği var muhtemelen.

Egoya, egonun imgesel ve narsisistik –ve yabancılaştırıcı– bir özdeşleşme içinden geçerek kuruluşuna ilişkin en temel müşkülat şudur: Bir yandan sözkonusu bütünsel imge (Gestalt), biçimlendirici bir matrix sunar, üstlenilmesi gereken bir sorumluluk talep ederken diğer yandan kendini bir kurgu ve serap olarak ifşa eder. Çünkü imge çocuğun bedenini ve varlık halini doğru olarak yansıtmaz. Gerçekte bedenin parçalı, dağınık ve tutarsız hali sürüyordur. Bu anlamda imge bir idealleştirme biçimidir. Çocuğa, henüz yapma kudretine sahip olmadığı şeye muktedir olduğunu telkin etmenin bir biçimi. Bu anlamda aldatıcıdır. Ego kendisiyle imgede karşılaştığını düşünür ya da olduğu şeyle gördüğü şey arasında bir eşdeğerlilik olduğuna inanır. Yapısal olarak imkansız bir eşdeğerliliğin mümkün olduğuna inanır ego. Kendi kuruluşunun onu mecbur ettiği şeydir bu. Benliğin kendini her tanıma ve bilme jestine daima bir yanlış-tanıma gölgesinin düşmesi bundandır. (Buraya bir de, günümüzde hepimize musallat olan bakışın aslında sadece egonun bakışıyla sınırlı olduğu meselesini not düşmüş olalım. Ruhsal olarak gerileme, kabalaşma ve medeniyet kaybı meselesi bu çünkü.)

Yine de ama, imge egoyu, toplumsal olarak belirlenmesinden bile önce kurgusal bir doğrultuda konumlandırır. Ve bu biçim (imge), öznenin oluşuna ancak asimptotik (asla kavuşmaz) olarak yaklaşabilir artık. Özne kendi içinde ortaya çıkan bu yarılma/bölünmeden kaçamayacaktır.