15 Temmuz

Ömer Laçiner

15 Haziran 2017

CHP ve MHP, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili AKP’nin hazırlattığı komisyon raporuna koydukları muhalefet şerhlerini yayımladı. CHP’nin sunduğu rapor, bu partinin daha referandum kampanyası sürerken ilan ettiği “bu kontrollü bir darbedir” ithamını yinelerken; MHP’nin raporu da bu kadar ağır olmamakla birlikte yine de ciddi bir suçlama tınısı taşıyan “15 Temmuz’un karanlık noktaları aydınlatılmamıştır” hükmü ile bitiyor.

Bunların hemen ardından açıklanan çok daha ayrıntılı HDP’ninki de dâhil tüm muhalefet partilerinin 15 Temmuz raporu, darbe girişiminin “hikâyesi” konusunda hemen hemen aynı karanlık-loş noktalara, yetkililerin birbirini tutmaz, hatta bir öncekini yalanlayan beyanlarına, gayet ciddi olmakla birlikte ısrarla cevap verilmeyen sorulara dikkat çekiyor. Özetle bu muhalefet raporları Recep Tayyip Erdoğan iktidarının anlattığı 15 Temmuz darbe girişimi ve bastırılmasına dair hikâye”nin kesinlikle inandırıcı, doğru olmadığını ve ağır şüphelere yol açan gayet şaibeli ve karanlık noktalar içerdiğini söylüyor.

Bu tesbitten hareketle MHP sadece “ek –yani kendisini tatmin edecek türde– açıklamalar istemekle yetinir görünürken; CHP ve HDP, 15 Temmuz’un, AKP’nin öteden beri tasarladığı otoriter/diktatoryal rejim değiştirme hesabı için “kullanılmış”; bilinip, gerçekleşmesi “kontrol” altında tutulmuş bir darbe girişimi olduğunu ifade etmektedirler.

Bu teşhisler yarı yarıya doğru olsalar bile, ortada son derece ağır, ertelenemez aciliyette bir “siyasal meşruiyet” sorunu/buhranı var demektir. Bu durumda “atı alan” Üsküdar’ı geçmiş olamaz, olmamalıdır. Eğer Türkiye, ne kadar kanlı ve kirli yöntemler kullansa da bir saray entrikacısının –amacına vardığı takdirde– “mahir,” “usta” ve “bravo” diye övülebildiği bir Ortaçağ toplumu değilse; bu kontrollü darbe ithamları “Geçti Bor’un pazarı” türü alaylı ifadelerle geçiştirilemez.

Kaldı ki; o Ortaçağ entrikalarında kurbanlar büyük çoğunlukla zaten saraylarda oturanlar ve onların kapıkulları iken; bir entrika olduğu iddia edilen 15 Temmuz’da yüzlerce sıradan yurttaş hayatını kaybetmiş, kat be kat fazlası da telafisi imkânsız zararlara uğramıştır. Eğer ortada bir entrika varsa, haysiyetli bir toplum bu ağır bedelin kendisine kimler tarafından ve niçin ödettirildiğini sormak zorundadır.

Muhalefet şerhleri, açıkça adını koyup nasıl tertiplenmiş olabileceğine dair hiçbir şey söylemiyor olsalar dahi; çekirdek kadrosu Erdoğan ile Genelkurmay ve MİT başkanları olan bir entrikanın kuvvetle muhtemel olduğunu –şimdilik– ima etmekle yetiniyor.

Bu imaların birincil iddiası, sözkonusu zevatın darbe girişimini haber alıp önleme harekâtına başlama zamanlarını 15 Temmuz akşam saatleri olarak bildirmelerinin doğru olmadığıdır. Bu iddianın ilk karinesi o çokça sözü edilen 15 Temmuz öğle saatlerinde MİT’e yapılan ihbar üzerine Hakan Fidan ile Hulusi Akar’ın “alınacak tedbirleri kararlaştırdıkları görüşmenin bir gün öncesinde de yine başbaşa, daha da uzun bir süre “görüşmüş” olmaları. CHP’nin muhalefet şerhinde yer alan –ve yalanlanmayan– bu iddia “çekirdek kadro”nun 15 Temmuz gününe epeyce hazırlıklı ve kararlı başladığının işareti değil midir? Ya, darbe girişiminden –üç değişik saat vermesini bir yana bırakın– 15 Temmuz akşamı geç saatlerde haberdar olduğunu söyleyen Erdoğan’ın bulunduğu Marmaris’e en yakın üç havaalanında üç uçağın harekete hazır bekletilmesine ne demeli?

Bu hazırlıkların püf noktası neye karşı ne amaçla yapılmış olabileceğidir. Gülen cemaatine üye veya yakın subayların ağırlıkta olup yöneteceği gerçek bir darbe girişimine mi, yoksa onları darbe girişimine “itme”ye –ve bastırmaya– mı yönelik bu hazırlıklar?

Hükümet, –çok daha önceden haberdar olduğunu bile kabul edebilir– ilk ihtimalin, yani hemen tamamı Gülen cemaatine mensup subayların giriştiği bir darbenin söz konusu olduğunu ısrarla iddia ediyor. Sanıkların büyük çoğunluğunun gerek sorgularında gerek mahkeme ifadelerinde Cemaate mensubiyeti reddetmelerine ve iddianamelerde de kanıt gösterilememesine rağmen, bu iddia muhalefet partilerince de hâlâ geçerli sayılıyor. Gerçi ortada “Cemaat”in takiye konusunda sınır tanımadığına dair söylentilerin yoğunluğu varken buna şaşırmak gerekmez. Ama bu denli titizlik ve kurnazlık atfedilen “Cemaat”in aylar öncesinden planlamalarını yaptığı iddia edilen bir darbe girişiminin, bu denli çapaçul başlatılmasında, “başarılı askeri darbe”lerin en temel kurallarından hiçbirine uyulmamış olmasında ağır bir çelişki yok mudur? Hiçbir hükümet üyesini tutuklamayarak, buna teşebbüs bile etmeyerek, bütün haber, iletişim kanallarının vızır vızır işlemesine izin vererek başlatılmış, bu tutumunu saatlerce sürdürmüş bir darbe örneği ne dünya tarihinde vardır nede bundan sonra olabilir iken... Hükümetin bu konuda yaptığı “haber aldığımızı öğrenip başlama saatini erkene aldılar” yollu açıklama o ağır çelişkiyi gidermiyor; aksine çok daha göze batar hale getiriyor. İhbar edilmiş olmanın telaş ve korkusuyla erkene alınmış bir darbe “bir tuhaflık var, darbe mi, yok canım, öyle olsa...” dedirten tereddütlü saatlerle mi başlar, yoksa tam aksine öngörülenden daha şiddetli ve hızlı şok hamleleri ile mi?

Bu darbe girişiminde şiddet, öldürme vak’aları 15 Temmuz gece yarısına doğru –yani darbecilerin Genelkurmay başkanını “ikna”dan umut kestikleri andan itibaren– başladı ve büyük katliamlar ve bombalamalar ise girişimin başarısız olduğunun besbelli olduğu sabah saatlerinde gerçekleşti.

Kaldı ki; eğer ortada ihbar edilme telaşıyla erkene alınmış bir darbe girişimi varsa, Genelkurmay başkanının “ikna edilmesi” için onca saatin harcanması ne oluyor? Derdest edilmesinden saatler önce bir darbe girişiminden haberdar olduğu ve “tedbirler” aldığı halde, “darbeci”lerin kendi karargâhını bu kadar kolaylıkla denetim altına almış olması nasıl mümkün olabiliyor? “İkna edilemediği” için Akıncılar üssüne götürüldüğünde yine saatler boyu “ikna edilmeye” çalışılırken, bir yandan da katliamlar, bombalamalar başlamışken nasıl olup da yanında –yetkili bir AKP’linin kardeşi– bir darbeci general, Hükümet ile görüşsün diye gönderiliyor? O general saatler boyunca hükümetçe kurulan kriz masasında en yetkili kişilerle birlikte neyin çalışmasını yapıyor? Darbenin bastırılmasından çok değil iki gün geçtiğinde, bu girişimin baş planlayıcısı olduğu ilan edilen Adil Öksüz adlı kişi Akıncılar üssünde yakalandığı halde ve üs civarında büyük bir katliam yapılmış olmasına rağmen, nasıl süratle serbest bırakılabiliyor?

Bu ve benzeri yığınla kritik önemde sorunun AKP tarafından anlatılan 15 Temmuz hikâyesinde cevabı olmadığı gibi; cevap vermeye tenezzül çabası bile yok. Bay Erdoğan başta olmak üzere AKP’li yetkililer cenahı ve tüm soruların odağında olan MİT ve Genelkurmay başkanları “anlattığımız hikâyeye inanın ve yetinin; aksine davransanız da umurumuzda değil” pervasızlığı içinde.

Muhalefet partilerinin şerhleri, bu hikâyenin yerine daha gerçeğe yakın olanını yazmaya çalışmamış. CHP ve HDP, ağırlıklı olarak AKP’nin bu darbe girişiminden “bilistifade” yaptıkları üzerinde durmuş.

Bunların hatırlatılması, tekrar tekrar vurgulanması şüphesiz önemli ve ihmal edilemez. Fakat, eğer 15 Temmuz girişiminde, işbaşında yönetimi ağır töhmet altında bırakabilecek gayet şaibeli noktalar var ise; bu konuda şüphelerin yoğunlaşması halinde, hükümetin vahim bir siyasal meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Ve yine eğer, bizatihi hükümet ve onun Reis’i, bu ihtimalin varolduğunu dikkate aldığı ölçüde şiddet dozunu, kural, yasa ve değer tanımazlığını daha da arttırma yoluna sapacaktır.

Mevcut yönetime/rejime karşı sürdürülen sivil ve siyasi direniş, bu iki yönlü patlama potansiyelini mutlaka dikkate almak zorundadır. Bunun en başta gelen gereklerinden biri 15 Temmuz’un üzerindeki sis perdesinin, geniş toplum çoğunluğu nezdinde olabildiğince aralanmasıdır.

O nedenle, genişleyebilecek çalışma grupları teşkil edilerek, darbe girişiminin safahatına dair resmi açıklamalar, iddianame ve dosyaları ile sanık ifadeleri ve kişilik bilgileri, yukarda ancak bir kısmına değindiğimiz kritik sorular bağlamında incelenmeli, tartışılmalı ve paylaşmaya değer sonuçlar kamuoyuna duyurulmalıdır.

Bu bakımdan, halen sürmekte olan 15 Temmuz duruşmalarında sanıkların verdiği ifadeler, yazılı ve görsel basının yaydığı “her şeyi inkâr ediyorlar” havasından sıyrılarak ele alınmalıdır.

Ortada, ülke tarihinin şiddet ve katliam bilançosu en ağır darbe girişimi varken, bu girişimin birinci planda icracıları olarak sanık sandalyesinde oturanlardan hemen hiçbirinin “darbeci” sıfatını üstlenmemek bir yana, kendisini “ben aslında darbe girişimini önlemeye çalıştım” ya da “bir darbeyi bastırmaya gittiğimi sanıyordum” diyerek savunabildiği gayet garip bir durumla karşı karşıyayız. 15 Temmuz ve sorasında toplumca ödediğimiz ve hâlâ da ödemekte devam ettiğimiz ağır bedel zihinlerimizde bunca yer işgal ederken, bu tür ifadelere kızgınlık ve aşağılamayla bakmamız anlaşılır bir tepkidir.

Ama, ya bu ifadeler bir biçimde 15 Temmuz gerçekliğinin –tamamına değil şüphesiz– önemlice bir kısmına tekabül ediyorsa?

Belirtmek istediğimiz nokta şudur: Bir orduda eğer subay-astsubay kadrosunun çoğunluğunda –mevcut iktidara karşı– çeşitli derecelerde ve değişik gerekçelerle – yaygın bir rahatsızlık hali var ise; darbeci eğilimler de zuhur edebilir demektir. Toplumun darbeye direnç göstermemesinin, kolayca baş eğmesinin veri sayıldığı ülkelerde, bu durumun oluşması darbeyi ve başarısını büyük ölçüde sağlar.

Fakat, 2016 Türkiye’sinde hiçbir darbeci eğilim öyle bir veri olduğunu düşünemez bile. AKP iktidarının ilk döneminde Ordu’da çok daha geniş çaplı bir “rahatsızlık”tan söz ediliyorken dahi, bir darbeye cesaret edilememesinin iki ana nedeninden –diğeri “dış destek” yokluğu, idi– biri buydu.

2016 Temmuz’una gelirken Ordu’da “Fethullahçıların kökünü kazımak” adı altında, sırf onlardan ibaret olmayacak çok geniş bir tasfiye beklentisinden ötürü hayli yaygın bir “rahatsızlığın” olduğundan zaten söz ediliyordu. Şüphesiz bu rahatsızlık halinden bir darbe girişimi türetmek için harekete geçmiş grup veya gruplar da teşekkül etmiştir. Ancak bunların sözkonusu rahatsızlık potansiyelini büyük kısmıyla peşlerinden sürükleme ihtimali azdır. Daha fazla muhtemel olan ve destekleyicisi de çoğunluk olan eğilim, Genelkurmay aracılığıyla hükümeti geri adım atmaya, tasfiyeyi sınırlı tutmaya zorlama eğilimi olabilir. Bunlar “zorlama”yı darbe tehdidine kadar vardırmayı da tasarlamış olabilirler.

Darbeyi gerçekten isteyenlerin Genelkurmay başkanını şöyle bir yoklamaktan ileri gittiklerini sanmam. Eğer 15 Temmuz’un epey öncesinden Genelkurmay başkanı ile bir “ikna teması” olmuşsa ve 15 Temmuz günü bu yeniden denenmiş ise bunu yapanlar o “zorlama” eğiliminin kadroları olmalıdır.

Şimdi kritik sorulara geliyoruz. Genelkurmay başkanı bunlara son kez “yapacak bir şey yok” dedi ve diretince de hükümete geri adım attırmakta kararlı olduklarını göstermek için derdest edilerek Akıncılar üssüne mi götürüldü; orada da henüz darbe denilemeyecek askeri hamle ve gösteriler eşliğinde hükümetle pazarlıklar mı sürdürüldü?

Eğer bu ihtimal doğru ise –henüz kan akmadığı saat 24.00’e doğru– hükümetle görüşmenin sonuç vermediğini gören ve aslında bunu fırsat bilen darbeci eğilim, örgütleyebildiği kuvvetle ve “rahatsız” ordu personelini de peşinden sürükleme hesabıyla harekete geçmiş olmalıdır. Bunlar ilk hamleleri ile –otuzu aşkın özel harekat polisini katletmek gibi– kan akıtıp destek yerine tepki ve direnişle karşılaşınca kapıldıkları umutsuzluğun öfkesiyle Meclis’i ve Cumhurbaşkanı Sarayı’nı bombalamak da dâhil diğer cürümleri de işlediler. İşin bu noktalara varacağını öngörmemiş olan “zorlama”cı eğilim, direnişin yaygınlığı ve katliam haberleri üzerine, en az zararla kurtulabilmek için Genelkurmay başkanı ve diğer enterne edilenleri serbest bırakmak zorunda kalmıştır.

Eğer 15 Temmuz gecesinin hikâyesi en kaba hatlarıyla böyle bir şey ise, resmi açıklamayı didiklemeyi vaka tarihçilerine bırakabiliriz.

Fakat, başka bir ihtimal daha var. Ya, Hulusi Akar’ı tasfiyeden vazgeçmesi için hükümeti zorlamaya ikna etmek için onunla ilişkiye geçen “zorlama” ile yetinme yanlısı –çoğunluk ve heterojen– eğilimin önde gelenleri, onun tarafından daha farklı bir yöne “itilmiş”, buna “ikna edilmiş iseler? Hulusi Akar onlara sırf zorlama ile yetinmenin Erdoğan’ı caydırmayacağını, darbe yapmanın ise ilk anda başarılı olsa dahi çok geçmeden büyük bir direnişe ve iç savaşa yol açacağını gayet makul gerekçelerle anlatmış ve bu yüzden de, hemen ve doğrudan AKP ve Erdoğan’a karşı darbe görüntüsü vermeyecek bir plan teklif etmiş işe? Bu planın temel noktası, işe ucundan darbeye benzeyen bir askeri hareketlenme başlatıp, bunu darbe sanıp desteklemek için sokağa çıkanlarla, buna tepki duyup sokağa çıkacak olanlar arasında ve bilhassa büyük kentlerde orta-küçük çapta çatışmalar olmasını beklemek ise? Ordu işte bu durumda “emir komuta zinciri içinde” ve AKP’ye, Erdoğan’a karşı değil “kardeş kavgasını önlemek” gerekçesiyle harekete geçtiğinde darbe ertesi süreci daha güçlü ve daha az sorunlu denetleyecek olmaz mı denmiş midir? Hulusi Akar bu teklifini MİT başkanının da onayladığına muhataplarını ikna ettiği için midir ki onunla darbe girişiminin hemen arefesinde yaptığı iki defa saatlerce sürmüş görüşme muhataplarını kuşkulandırmamıştır?

15 Temmuz’daki girişimin ilk saatlerindeki gerçek bir darbenin temel unsurlarının bilhassa olmayışı bu sorulara hep birlikte evet denmiş olması mıdır? Darbe girişiminin en ön plandaki kişilerinin hemen tamamının Genelkurmay Karargâhı’nda bulunmaları ve karargâhı kontrol altında tutmaları bu yüzden midir? Orada birkaç saat beklendiği halde, umulan çatışma durumu olmayınca H. Akar’ın “bu koşullarda harekete geçemeyiz, durdurun” demesi üzerine, başlarına büyük bela açtıklarının telaşıyla girişimi yönetenler bu kez Hulusi Akar’ı rehin veya pazarlık-görüşme kozu olarak götürmeyi seçmiş olamazlar mı?

Genelkurmay ve MİT başkanları bu planı hükümet ve özellikle Erdoğan’ın bilgisi dâhilinde yürürlüğe koydukları için mi, resmi hikâyeye göre hükümet ve Erdoğan’a haber verme konusundaki ihmalleri olmasına rağmen, görevden alınma şöyle dursun bilhassa taltif edilmişlerdir?

15 Temmuz darbe girişiminin, ısrarla inandırıcı kanıtlar ve açıklamalar yapılmayan tuhaf, karanlık ve sağduyuyla, devlet rutini ile izahı imkânsız noktalar öylece durdukça, o vaka ve devamında onca ağır bir bedel ödemiş ve daha da ödeyecek gibi görünen Türkiye toplumu, bu ve benzeri sorular üzerine kafa yormayı bir görev sayacaktır, saymalıdır.