Adalet

Tanıl Bora

21 Haziran 2017

Adalet, “hak gözetmek” anlamını taşıyor. Günümüz İngilizce, Fransızca ve sair Batı dillerindeki karşılığı olan justice’in Latince kökeni: iustus, keza hak, doğru anlamı taşıyor. Almancası, Gerechtigkeit, “doğru, düzgün” kökeninden türüyor. Rusçası (справедливость-spravidlivıst), kökeninde “gerçek/hakikat” (pravda) ile akrabadır;[1]  kelimenin mehabetini güçlendiren bir akrabalık. Adalet’in Arapça adl kökünde, buna ilaveten, “dengeleme, denge bulma” var.

***

Nitekim kadim devlet ve iktidar aklında adalet, bir denge siyasetinin fonksiyonudur. İyi ve akıllı hükümdar, baskı ve zoru adaletle dengeleyendir. Hint ve İran’dan İslâmiyet ve Osmanlı’ya, Doğu siyasetnamelerinin zembereğini kuran daire-i adliye (adalet çemberi), adaletin hikmetini devlet aklının işlevselliğiyle anlatır. Adalet, ahalinin halinden memnun olup işine gücüne bakması, bu sayede beslenecek orduya kaynak yaratması, böylece devleti ve hükümdarı güçlü kılması için lâzımdır, iyidir. Kınalızâde Ali’nin meşhur siyasetnamesinde: “Adaletle kalplere sahip olunur,” [2]  denir. Adalet, tebanın rızasını kazanmak için faydalıdır. 

***

Kınalızâde, adaletin, “ilâhî adaletten bir sıfat” olduğunu söyler bir de. Bu dünyadaki, beşer elindeki adaletin, ilâhî adaleti ancak temsil edebileceğine inanılır. Kur’an’ın Ahzâb suresi, evlatlıklarla ilgili hükmünü, “Allah katında adalete en yakın olandır,” diye bağlar, mesela. “Tam” adaletin başka, belki de imkânsız, erişilmez olduğunu imâsını alırız…

Adaletin, hukuka (yani, verili yargı düzenine) uygunluk anlamı ile eşitlik ve hakkaniyet anlamı arasındaki gerilimi de ekleyelim. Bazen, ipin koptuğu, iki anlam arasında rabıtanın kalmadığı bir gerilim. Şu aralar, buralarda, mesela…

***

Modern felsefede, adalet kavramını daha sağlam bir kazığa bağlamak için verilen bir uğraş var. Adalet fikrinin bizatihi, “kendisi olarak” değeri ile, onun somut tanımı, ‘hakikati’ arasındaki boşluk ve gerilimi sorun eden bir uğraş. John Rawls ve Jürgen Habermas’ın, geçtiğimiz yüzyılın son deminde bu bağlamda yürüttükleri tartışma, ünlüdür. Onlar, kadim felsefede de izi olan bir fikri canlandırmaya gayret ettiler: Yöntem olarak adalet. Peşinen bir normatif öncüle bağlanmadan, eşit ve karşılıklı birbirini anlamaya açık bir iletişim içinde belirlenecek evrensel bir adalete erişme ülküsü; bizzat bu ülkünün temin edeceği adalet…

***

Mithat Sancar, 2004’te bir konuşmasında,[3] adalet kavramının bu belirsizliğine ve göreceliğine dikkat çekmişti. Hep kendinden başka bir ölçüte muhtaç olduğunu söylüyordu, adaletin. Neye göre adil? Adalete bakıştaki devletlû faydacılığı hatırlarsak; hükmedenin bahşettiğiyle mi belirlenecektir “adil”in ölçüsü? 

Bir başka noktaya daha dikkat çekiyordu Mithat Sancar: “Adalet bir fikirdir, adaletsizlik bir durum”… Adaleti tanımlamak, evet, zordur, adalet soyuttur; adaletsizlik ise somuttur, gördüğünüz yerde tanırsınız onu. Adaletin zıttı olan keyfîlik de, hep somuttur. Adalet muğlak olabilir, adaletsizlik gayet yalındır. Mithat Sancar, buradan hareketle, adaleti belki de tersinden tanımlamanın daha uygun olacağını söylüyordu.

***

Eserini 20. yüzyılın ikinci yarısında veren siyasetbilimci Judith N. Shklar, düşünsel mesaisini tam buna adamıştı: adaletsizliğe. Sadece adalet fikrine odaklanmak, birçok şeyi gözden kaçırmaya yol açar ona göre - özellikle de adaletsizliği! Adalete, yani adalet söylemine, adalet vaadine hep kuşkuyla yaklaşmak, adalete karşı kuşkucu bir ihtiyatı benimsemek, böylece “adaletsizliğe adaletli davranmak” gerektiğinde ısrar eder. 

Talihsizlik veya zaruret olarak görülebilen durumlarda da adaletsizlik unsurunu teşhis etmek, talihsizlik-zaruret ile adaletsizlik arasındaki sınırı sürekli yeniden çizmek lâzımdır Shklar’ın fikrince. En önemlisi, adaletsizliğe maruz kalanlara, -“maruz kaldığını düşünenlere” de-, kulağını hep açık tutmak lâzımdır. “Adaletsizliğe duyarlılık”, bir temel ilkedir. Adaletten daha sağlam bir ilke.

Shklar, klasik -ve devletlû- adalet fikrinin faydacılığına karşı ve bizzat bunun sebebiyet vereceği muhtemel adaletsizliklere karşı sürekli uyanık bulunmayı ihtar eder. Bu bir diğerkâmlık veya “insanilik” icabı değil, bir yurttaşlık görevidir. Ona göre bu duyarlılığı yitirmek, yurttaş olmanın gereğini yerine getirmemek demektir; pasif adaletsizliktir.

***

“Siyaset, adalettir.” Nilgün Toker’in bir yazısının başlığı, bu.[4]  O, sadece adaletsizliğe uğrayanların, mazlumların ve mağdurların adalet talep ettiği bir dünyada, bu talebin salt güçsüzlerin güç talebine dönüşeceğini söylüyor. O zaman adalet, hep güçlüye emanet bir adalet olacaktır. Eşitlik ve özgürlüğü mümkün kılacak adil bir ortak yaşam arama, bu arayış istikametinde bir toplumsallık kurma çabası, sahici bir adalete açılan kapıdır. Bunun için; siyaset, adalettir.


[1] Teyidi için Emek Yıldırım’a teşekkür.

[2] Devlet ve Aile Ahlâkı. Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, t.y., s. 282.

[3] “Hep ‘güncel’ bir sorun olarak adalet”, Adalet Söyleşileri içinde, Anadolu Kültür, İstanbul 2007, s. 9-21.

[4] Politika ve Sorumluluk, Birikim Yayınları, İstanbul 2012, s. 159-162.