Anasayfa > Haftalık Yazılar > Uzak Bir Diyardan Terör Gerekçeli İstibdat Manzarası

Uzak Bir Diyardan Terör Gerekçeli İstibdat Manzarası

Ahmet İnsel

29 Haziran 2017

İstibdat, yalnız siyasal alanda kendini gösteren bir tahakküm biçimi değildir. Çalışma yaşamında olduğu kadar, aile içinde, anne-baba ve çocuk veya kadın-erkek ilişkisinde de var olabilir. Ama istibdat, herhangi bir baskı, şiddet, zulüm yöntemi değildir. Esas olarak keyfi baskı, zulüm ve şiddeti ifade eder. Keyfi, yani sadece bir kişinin, bir merciin iradesine bağlı olan, yürürlükteki kurallara da riayet etmeyen bir şiddet kullanımı, hak ve özgürlük kısıtlamasıdır.

İstibdat yönetiminin yegane değil ama başat özelliğini gücün keyfi biçimde kullanılması oluşturur. İstibdat idaresi, her alanda keyfi karar, genelleşmiş korku ve fütursuz riyakârlığın bileşiminden oluşur. Bu keyfiliğin sonuçlarının en etkili olduğu alan, yargıdır. Yargının keyfi karar verme gücünü elinde tutan kişinin bütünüyle emrinde veya denetiminde olması, istibdat idaresinin mutlaklaşması demektir. Despottan farklı düşündükleri için, despotun hoşuna gitmeyen bir iş yaptıkları için, kendisine karşı tehlike oluşturduklarına despot bir nedenle inandığı için bazı kişilerin hapsedilmeleri, keyfi yönetimin neredeyse alametifarikasıdır. İş fiziken bu kişilerin yok edilmesine dönüştüğünde artık tiranlık mertebesine çıkılır.

İstibdat idaresinin en çok tepkisini çekenlerin başında gerçek anlamda gazetecilik yapmaya çalışanlar gelir. Çünkü gerçek gazetecilik faaliyeti hayatın her alanında, siyasetten, ekonomiden, kültürel alandan, toplumsal yaşamın farklı alanlarından devşirilen ve despot gücün duyulmasını, bilinmesini istemediği bilgileri, haberleri, yorumları aktarmayı da içerir. Sadece bunu değil ama esas olarak bunları içerir. Bunlar zaman zaman hatalı, yanlış haber ve bilgiler de olabilirler. Bunu düzeltecek olan yegâne güç, diğer gazetecilerdir. Bu anlamda bağımsız medyayı bastırmak, susturmak, pıstırmak her yerde müstebitlerin öncelikli hedefidir. Bu şiddet kullanımına her yerde millet, devlet veya rejim için vahim bir tehdit içerdiği iddiasıyla meşruiyet görüntüsü verilmeye çalışır. Günümüzde istibdat idaresinin en yaygın meşruiyet kılıfı terörle mücadele gerekçesidir.   

Keyfi yönetimin giderek yerleştiği, sıradanlaştığı Türkiye’den örnekler vererek istibdat idaresini tarif etmeyeceğim. Ne de dünyada despot yönetimin önde gelen örneklerine başvuracağım. Pek az bildiğimiz bir yöreden, Batı Afrika’daki Kamerun’dan bu istibdatın keyfi niteliği üzerine bir örnek vermekle yetineceğim. Bazen bilinmedik bir diyarda yaşananlarla kendi yaşadığımız arasında benzerlikler kurmak, daha aydınlatıcı olur. 

Ahmed Abba, Kamerun’un kuzey bölgesinde hem internet kafe işleten hem de Fransız uluslararası haber radyosu Radio France Internationale’in (RFI) Hussa dilinde düzenli muhabirliğini yapan bir gazeteci. Kamerun’un Uzak Kuzey bölgesi, Nijerya’nın Borno eyaletiyle komşu. Borno eyaleti ise, halen bir kısmı El Kaide’ye diğer kısmı İslâm Devleti’ne biat eden Boko Haram İslami Cihad örgütünün 2009’da ortaya çıktığı bölge. Boko Haram dört yıl önce saldırılarını Nijerya dışına taşımaya başladığında, ilk hedeflerinden biri, Kamerun’un Uzak Kuzey bölgesi oldu. Bu saldırıların ardından, Kamerun devleti 2014’de terörizmle mücadele yasası yürürlüğe koyup, bunun yargı ayağını da askeri mahkemelere devredip, Boko Haram’a karşı mücadelede hem bölge devletlerinin hem Batı devletlerinin desteğiyle bastırma ve temizleme operasyonları yürütmeye başladı. 

2015 Temmuz ayının son günü, Kamerun güvenlik güçleri Ahmed Abba’yı Uzak Kuzey bölgesinin yönetim merkezinin olduğu Marua’da gözaltına aldılar. Altı aya yakın kendisinden haber alınmadı. Bu tam tecrit döneminde, kendisini geçtiğimiz aylarda görmüş olanların hâlâ izini taşıdığını söyledikleri işkenceye maruz kaldı. RFI’nin ve uluslararası gazetecilik örgütlerinin ısrarlı kampanyaları sonucunda, tecritten çıktı ve Yaunde askeri mahkemesi onun hakkındaki suçlamayı açıkladı. Ahmed Abba’nın suçu, “terör eylemini ihbar etmemek” ve “terör eylemini aklamak”tı. Daha önce öne sürülen “terör örgütüne yardım ve yataklık” iddiası, daha sonra ortadan kaldırılmıştı. Uzun bir bekleyişten 2016 sonunda mahkemeye çıktı. İddia makamının suçlamalarını ispat edecek somut hiçbir delil gösterememesine, duruşmaların uluslararası gözlemciler tarafından tam bir fars olarak nitelendirilmesine rağmen, geçen Nisan’da mahkeme Abba’yı on yıl hapis ve 85.000 avroya denk düşen para cezasına çarptırdı. Savcılık idam cezası verilmesini istiyordu! 

Abba’nın görünüşteki suçu, Boko Haram’ın saldırdığı bir kasabaya, Boko Haram çekildikten sonra, kasabanın yerel yöneticileriyle birlikte ilk kez girmesi ve burada gördüklerini haber yapmasıydı. RFI yönetimi Abba’nın yıllardır tam profesyonel gazetecilik yaptığını ve haberlerinin hiçbirinde en ufak bir suç unsuru bulunmadığını açıkladı. Ama Abba’nın asıl suçu, Boko Haram’la mücadelede çok kanlı yöntemler kullanmaktan çekinmeyen ve bunu Boko Haram’dan çok daha geniş bir hedefe karşı uygulayan Kamerun güvenlik güçlerinin yaptıklarının, Kamerun’da ve ondan daha önemlisi uluslararası alanda duyulmasını, bilinmesini sağlamaktı.

Kamerun devlet başkanı Biya, 2014’te Boko Haram’la mücadele gerekçesiyle yürürlüğe soktuğu anti-terör yasasını keyfi yönetiminin asli silahı haline dönüştürmüştü. Kamerun’lu filozof Achille Mbembe, Ahmed Abba’nın yirmi ay tutuklu kalması, işkence görmesi ve on yıl hapis cezası almasını, doğrudan Kamerun devlet başkanı Paul Biya’nun keyfi otoriter yönetimine bağlıyor. Bir istibdat idaresinin başında olduğunu belirttiği Biya’nın, “simgesel rehinler” aldığını ve Abba’nın da bu rehinlerden biri olduğunun altını çiziyor. “Uygun zamanda pazarlık için kullanılacak rehinler”den biri Ahmed Abba. Zorba hükümdarın amacı, Uzak Kuzey bölgesinde gerçekten olup bitenlerin dışarıdan duyulmaması, görülmememesi, bilinmemesi. Çünkü Amnesty International’e göre, bu bölgede Boko Haram’a karşı mücadele, aynı zamanda insani bedeli son derece ağır olan bir baskı politikasıyla sürdürülüyor.

Uluslararası Af Örgütü, Kamerun’da keyfi tutuklamaların, işkencenin, birdenbire kaybolanların yanında, hiçbir şekilde adil olmayan yargılamalarla adaletin bir kuklaya dönüştürüldüğünü iddia ediyor. Kamerun Barosu Genel Kurulu, Haziran 2016’da yayımladığı raporda ülkedeki ağır insan hakkı ihlallerini, keyfi uzun tutuklamaları, işkenceleri teşhir ederken, “dişe dokunur hiçbir gerekçe olmadan insanların hapsedildiklerini” belirtiyordu. 

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH), geçen hafta yayımladığı bir çağrıyla, Orta Afrika’da İnsan Hakları Savunucuları Ağı’nın (REDHAC) yöneticisi Kamerun’lu Maximilienne Ngo Mbe’nin düzenli olarak ölüm tehditleri aldığına işaret edip, Kamerun istihbarat örgütünü bu insan hakkı savunucusu kadına yönelik tehditlerin kaynağı olmakla suçladı. Ngo Mbe’nin kızı olduğunu zannedip yeğenini 2012’de okul çıkışı kaçırıp, tecavüz etmişlerdi. Ertesi yıl oğlunu kaçırmaya teşebbüs etmişlerdi. Şimdi doğrudan kendisini hedef alıyorlar çünkü Fransızcanın resmi dil olduğu Kamerun’un İngilizce konuşulan bölgesinde yaşayanların anadil hakkı taleplerini terörizm ve bölücülük olarak damgalayan iktidarın, bu bölgede uyguladığı ağır insan hakkı ihlallerini Ngo Mbe ısrarla teşhir ediyor.

Ahmed Abba, uluslararası güçlerin ve özellikle çalıştığı Fransız radyosunun ısrarlı girişimleri sonucunda belki temyizde özgürlüğüne kavuşacak. Tamamen keyfi nedenlerle maruz kaldığı mahpusluk ve gördüğü işkenceleri, benzer girişimde bulunacak başka kişilere ibret olması için çekmiş olacak. Belki Kamerun devlet başkanı öyle uygun gördüğü için, “bağımsız yargı” temyizde cezayı onaylayacak. Her durumda 1982’den beri Kamerun devlet başkanlığını yürüten ve bunun için anayasa değişikliği yapmaktan geri kalmayan 84 yaşındaki Paul Biya’nın keyfi yönetiminin aldığı bir karar olacak bu. 

Kamerun’lu romancı ve New York’ta üniversitede Afrika edebiyatı dersleri veren Patrice Nganang, 2011’de yayımladığı Bya’ya Karşı: Bir Tiranın Yargılanması başlıklı kitabında, daha Boko Haram’ın ortaya çıkmadığı bir dönemde, Biya’nın istibdat rejimini çarpıcı biçimde teşhir ediyordu. Bu kitabı okurken insan istibdat yönetimlerinin birbirlerinden coğrafi olarak ne kadar uzakta olsalar da, nasıl birbirlerine benzediklerini ve sürekliliklerini nasıl sağladıklarını bir kez daha görüyor.