Anasayfa > Haftalık Yazılar > En Sevdiğim Günah

En Sevdiğim Günah

Polat S. Alpman

20 Temmuz 2017

“Vanity is definitely my favorite sin” (Kibir, kesinlikle en sevdiğim günah).

Replik Şeytanın Avukatı (The Devil’s Advocate - 1997) filmine ait. Filmde şeytan rolünü hakkını vererek oynayan Al Pacino bu repliği, kendine ve yeteneklerine fazlasıyla güç atfeden avukat Kevin’e (Keanu Reeves) söyler. Amacı onu eleştirmek ya da kınamak değil, tam aksine onu desteklemektir. Kevin başarılı bir avukattır ve bu başarısı onun meslekte yükselmesini sağlar. Mesleki yeteneğini yasadışı ilişkiler, yüksek ücretler karşılığında suçluları aklamak, suçları örtbas etmek, yasaların arkasından dolanmak için kullanan Kevin, büyük bir hukuk bürosunu yöneten Şeytan’ın da dikkatini çeker ve Şeytan Kevin’ı kendi hukuk şirketine alır. Nihayetinde başına birçok felaket gelen Kevin bütün bunların vebalini Şeytan’a yüklemek ister ve onu kendisine tuzak kurmakla, oyuna getirmekle, kandırmakla suçlar. Şeytan’ın bir hukuk bürosuna sahip olması ve hukuk aracılığıyla kendi düzenini kurması ise bir tür siyaset-toplum eleştirisi olarak ifade edilir. Şeytan hukuk sistemine egemen olmalıdır, hukuk sayesinde güçlülerin, egemenlerin işlediği suçlar temize çıkarılmalı, ‘egemenlerin hukuku’ toplumsal yaşamın bir parçası haline getirilmeli ve böylece dünyadaki çürümenin kokusu cennete kadar ulaşmalıdır.

Filmin üzerinden yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen içerdiği mesajlar esef verici ölçüde güncelliğini koruyor. Sadece bir arada yaşayan insanların toplum olup olmadığının en önemli ölçülerinden biri olan hukuk kurumu konusunda değil, insan olmaktan ileri gelen hakların ve dahası medeni olup olmamanın ve en temel beşeri değerlerin çürümesi konusunda da.

***

Kibir çok sevilen bir günah ve her dinde, her öğretide bir biçimde temas edilen ve sakınılması istenen bir duygu ve davranış. Kibir Hristiyanlıkta Lucifer’e, İslamiyet’te İblis’e atfedilir. Şeytan kibirlidir ve kibri nedeniyle insanlığın başına bela olmuştur. Bu nedenle Hristiyanlıkta yedi büyük günah kibir ile başlar ve sırasıyla açgözlülük, haset, tembellik, hiddet, şehvet ve oburluk olarak devam eder. İslamiyet’te ve özellikle geleneksel Sünni akaidinde de yedi kebâir (büyük) günah vardır ve bunlar sırasıyla şirk koşmak, büyü yapmak, haksız yere bir insanı öldürmek, faiz yemek, yetim malına el koymak, cihattan kaçmak, namuslu kadına zina iftirası atmak olarak sıralanır. Bu listenin genişletilmiş bir başka hali ise 72 büyük günahtır ve kibir bu listede oldukça alt sıralarda, sonlara doğru olsa bile yer alır. Burada teolojik bir karşılaştırma da yapılabilir, ancak bunun yerine bu günah listelerini, beşeriyetin medenileşme sürecinde aşmaya çalıştığı haller, varmaya çalıştığı idealler olarak yorumlamak gerek.

Mağrur olmak, kibirli davranmak, büyüklük taslamak (mütekebbir) kendini sıradan insanlardan ayrı ve üstün görmek ile onların arzularını gerçekleştirmek arasında salınır. Bu nedenle mütekebbir, kitlenin, çoğunluğun, kalabalıkların dilinden konuşur. Onun dilinde yüzeysel olan derin hakikate, sıradan olan eşsiz bilgiye dönüşür. Kibrin asıl marifeti, mağrur kişinin, mütekebbirin gösterdiği tevazuda ortaya çıkar. “Beni sizler var ettiniz” cümlesindeki ‘ben’ ile ‘siz’ arasındaki mesafeyi haklı ve gerekli hale getiren büyüklenmenin, bu tür cümlelerle, yani bir tür hokus pokus ile örtülerek devam etmesi kitlesel hasedin bastırılmasını kolaylaştırır. Böylece ‘ben’ tevazu gösterirken ‘siz’ takdir makamını korumaya devam etmiş olur. Kibar kelimesinin kibir kelimesiyle aynı kökten gelmesinin sebeb-i hikmetlerinden biri bu olsa gerek.

Mütekebbirler için “beni sizler var ettiniz” ile “ben olmasam siz bir hiçsiniz” arasındaki mesafe zannedildiği kadar uzun değil. İkisi arasında hızla dolanabilmek kibrin marifetidir. Bu nedenle büyüklük taslayanların nezaketleri de nobranlıkları da sadece kendi kibirlerine hizmet eder. Kibir empatiyle değil, sempatiyle serpilir; hakkaniyetten değil, korkudan beslenir; sükûnetten değil, kargaşadan haz alır. Empatiyi, adaleti, dinginliği tavsiye eden her nasihat ya da ikaza öfkelenmek, nasihat ya da ikaz edeni boğmaya yeltenmek kibrin alametlerindendir.

Başta faşizm olmak üzere bütün otoriter rejimler kibrin siyasal alandaki temsilleri olarak yorumlanabilir. Bundan daha endişe verici olan ise seçimle iş başına gelinen rejimlerde ortaya çıkan kibirdir. (Bu meseleyle ilgisi bakımından Hubris Sendromu ile ilgili bu makale ufuk açıcı olabilir: https://goo.gl/PFCALP). Etnik, dini ya da ideolojik kibrin bir kişi tarafından temsil edilmesini mümkün hale getiren bütün rejimler kalabalıklara bu kibirden, bu büyüklenmeden bir pay verir. Bu tür rejimlerin egemenleri, egemenliklerini sürdürebilmek için korkularını kitlelere yüklemek ve kendi mesihvâri duruşlarının vazgeçilmezliğini kabul ettirmek zorundadır. Beşeriyeti helak etmeyi göze alacak bir gözü karalık, büyüklenmenin ve hakikat temsilciliğinin zirvesidir. Böyle bir temsil yetkisini kendinde görebilen bir mütekebbir için kutsal kabul ettiği hiçbir şeyin bağlayıcılığı ve kendi sözüne ya da ilkelerine sadık olmasının bir gereği yoktur. Çünkü mağrur olmak yanılmamayı, yanılsa, hata yapsa bile kusuru kendinde aramamayı gerektirir.

***

Kibir, kendinde tamamlayamayacağı eksiklikler gören kişinin engellenen isteklerinin ya da davranışlarının neden olduğu gerginliği başka istek, dilek ya da davranışlarla gidermeye çalışmasının sonuçlarından biridir. Önemsenmek ihtiyacında olan kişi (ya da kitleler) kendini fazlaca önemseyerek, çok önemli olduklarını göstermeye çalışarak diğerlerinin de onu önemseyeceğini düşünür ve bu yüzden kendini önemsetmeye çalışır. Türkiye’de sağ siyasal pratik içerisinde kendini önemsetmeye yönelik istek o kadar güçlüdür ki; bunu gerçekleştirmek için gerçekliği bükmek konusunda bile en ufak bir tereddüdü yoktur. Kendini ezilmiş, aşağılanmış hissetmenin neden olduğu kompleksleri kendini kabartarak, eşsizleştirerek aşmaya yönelik bu duygu, düşünce ve davranışların neden olduğu travmaları ise kendisi dışında gördüklerini aşağılayarak aşmaya çalışır.

Türkiye’de kibrin ve şaşaanın bir büyüklük, yücelik, ululuk simgesi olarak topluma sunulduğu, toplumun bir kısmının da bunu büyük bir arzuyla benimsediği kitlesel bir zaafın değil, topluma boca edilen ve mutlak gerçek olarak sunulan kibrin sonucudur. Milliyetçilik ve muhafazakarlıkla sarmalanmış toplumsal yaşamın içerisinde kendine, kendi tarihine, kendi kimliğine ve yaşadığı coğrafyaya büyük bir hayranlıkla bakan gözün kendini beğenmişliğinin siyasal alanda karşılık bulması, kendini hor görmekten kendini yüceltmeye ve bu yüceliği, şiddetin her türüyle göstermeye varan bir sapmanın kitleselleşmesinin izleri, birçok farklı örnekte görülebilir.

Mağdur olmak, mağduriyetleri öne çıkarmak ve övmek, sahici bir yüzleşmeyi amaç edinmediği sürece izzet-i nefsi, kişinin öz saygısını örseler. Ancak Türkiye’deki siyasal alanın geldiği yer açısından mağduriyetlerden söz etmenin ferahlatıcı bir etkisi olmadığı gibi “ebedi mağdur” makamında olanların kendileri dışındaki mağdurları kabullenmeye pek istekli olmadıkları da aşikar. Bunun yerine mağduriyetleri seçmeci bir biçimde yeniden kategorize eden ve sadece kendi mağduriyetini listeleyen, bunun dışında kalan ve kendisinin neden olduğu her türlü haksızlığı ise görmezden gelen ya da yalan söyleyerek, iftira atarak örtbas eden bir vakte erişildi. En yüksek perdeden ve imkansız olduğu bilinen şeyleri hakikatmiş gibi anlatan kişilerin mağruriyeti, kibri karşısında adaletin ya da hukuk kurumunun gırtlağının sıkılmış olması da cabası.

Mağrur olmak, kibirlenmek, egemen olanın mağduriyet hikayelerinin etkisinin bittiği yerde başlar. Hatırlayanlar olacaktır; bir zamanlar Türkiye’de mağduriyetlerin bitmesiyle adaletin başlayacağını ümit edenler vardı. Bu ümidin aksine ortaya akıl almaz ve ‘gelen gideni aratır’ dedirten yeni mağdurlar ve mağduriyetler çıktı. Buna rağmen mağduriyetten mağruriyete uzanan bu başarı hikayesinin, nihayetinde akıl almaz bir istikrarsızlık oluşturmuş olmasından mesut olanların önemli bir kısmına göre halihazırda gadre uğrayanlar, haksızlıklarla boğuşanlar asla mağdur olamayacak, mağduriyetleri zinhar anılmayacak olanlardır. Kaldı ki mağduriyetleri örtbas edilemese bile bunun ciddi bir anlamı yok, en fazla alabilecekleri paye kurunun yanında yaş olmaktır. Çünkü bu ülkede kurunun yanında yaş yakabilecek güce erişmek, mağrur olmanın nişanesidir.