Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kuzey Kore: Nükleer Savaş Büyüsü

Kuzey Kore: Nükleer Savaş Büyüsü

Ela Bilgen

19 Ağustos 2017

Kuzey Kore, Batı’dan bakıldığında esrarengiz ve biraz da ürkütücü bir ülke gibi görünüyor. Ülkede yaşanan insan hakları ihlalleri, Batılı ana akım medya ve siyasilerin gündeminden bir an olsun düşmüyor. Hapishanelerde kötü muameleye maruz kalan mahkûmlardan, saç şeklini bile medeni durumuna göre belirlemek zorunda olan kadınlara kadar Kuzey Kore yurttaşlarının yaşadığı “dehşet” magazinsel bir merakı da tetikler biçimde anlatılıp duruyor. İletişim çağında, Kore yönetiminin televizyon ve internet üzerindeki sıkı denetimi yüzünden yurttaşların dünyada “gerçekten” olan bitenden bihaber yaşaması şaşkınlıkla karşılanıyor ve elbette uluslararası hukuku ihlal ede ede nükleer denemeler yapıp duran yönetim sürekli kınanıyor.

Batı’daki yurttaşların/sıradan insanların kendi kurumları tarafından şaşılan, kınanan, eleştirilen bu durumların ne kadar uzağında durduğu oldukça tartışmalı. Ama karar vericiler açısından, “uzakta” yaşananın “burada” yaşanandan çok daha farklı ve çok daha kötü gösterilmesi, içinde yaşadığımız “iletişim çağı”na rağmen oldukça kolay ve elverişli bir siyasal taktik. Üstelik uzakla burası arasında bir dehşet yarışına girmeden, sadece tarihe kısa bir bakışla ortada o kadar da esrarengiz bir durum olmadığı anlaşılabilir.

Soğuk Savaş’ın böldüğü coğrafyalardan biri olan Kore’de, 1948’de Kuzey ve Güney Kore olmak üzere iki ayrı devlet ortaya çıkmıştı. SSCB etkisindeki Kuzey Kore’nin 1950’deki birleşme hamlesi ise Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışmasıyla sonlandı. 1953’teki bırakışmaya kadar süren savaşta ABD; Kuzey Kore, SSCB ve Çin’e karşı Birleşmiş Milletleri harekete geçirebilmişti. 1957’den itibaren de Güney Kore’ye nükleer silah sokmaya başladı.

Kuzey Kore ise Moskova’nın nükleer koruması altında bulunmaktaydı ve bu nedenle 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı imzalamaktan da çekinmemişti. Bu antlaşama, 1967 itibariyle hepsi de nükleer silaha sahip duruma gelmiş olan Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesinin, bu gücü kontrol altında tutabilmek adına dünyanın geri kalanını nükleer silahlanmadan men etme amacını taşıyordu. Dolayısıyla Kuzey Kore antlaşmayı imzalayarak nükleer silah geliştirmeyeceğine söz vermekteydi. Ancak SSCB’nin dağılmasının ardından en büyük koruyucusu krize giren Pyongyang yönetimi 2003’te Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekildiğini açıkladı. 2006’da ilk kez nükleer deneme yapıldığı ve sonunda 2009’da da nükleer silah üretildiği dünyaya ilan edildi.

Obama döneminde Kuzey Kore’nin nükleer hamlelerine ekonomik ve siyasi yaptırımlar ve diyalog yoluyla ikna etme politikasıyla karşılık verilmeye çalışıldı. Hatta Trump bile seçim kampanyası sırasında gerekirse Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’la görüşmekten onur duyacağını dile getiriyordu. Ancak yoksul Amerikalıları ticari zekâsıyla kurtarmayı vaat ederek seçilen Başkan, bir kez iktidara geldikten sonra iş dünyasında başarının sırrının ticari zekâ değil, yoksulluğun verili tutulması olduğunu tüm açıklığıyla gördü. Trump artık popülaritesini sürdürmek için boş olduğu gün yüzüne çıkan vaatler yerine tecrübeli siyasi iktidar sahiplerinin yaptığı gibi bolca düşman üretiyor. Başkanlık koltuğuna oturduğundan beri Kuzey Kore’nin, doğrudan ABD’yi vurabilecek şekilde kıtalararası balistik füze fırlatabilmesinin olanaksız oluğunu söylüyordu. Hatta Kuzey Kore’yi bir “önalıcı savaş”la bile tehdit etti. Ancak Kuzey Kore tam da ABD’nin bağımsızlık gününde, 4 Temmuz’da başarılı bir fırlatma denemesi gerçekleştirdi. Orada da durmadı ve Pasifik’teki ABD toprağı Guam Adası açıklarında füze denemesi planlandığını açıkladı. Dolayısıyla 9 Ağustos’taki “ateş ve öfke” mesajı Trump’ın görünüşü kurtarması için zorunlu hâle gelmişti. Ne de olsa ABD’li bürokratlar da Başkan’ın açıklamalarını yumuşatmaya artık alıştı. Nitekim Trump’ın sözlerinin hemen ardından ABD Dışişleri Bakanlığı Pyongyang’la diyaloğa açık olduklarını belirtti.

Kuzey Kore cephesinden bakıldığındaysa genç bir liderin delice bir nükleer yarışa girmesinden çok Guam Adası’ndan havalanan ve ülke sınırlarının yakınlarında dolanan bombardıman uçakları, Guam ve Güney Kore’de hem Güney Kore’nin, hem Çin’in itirazlarına rağmen konuşlu bulunan hava savunma sistemi ve ABD’nin Güney Kore’yle birlikte gerçekleştirdiği askeri tatbikatlardan duyulan tedirginlik öne çıkıyor. Kuzey Kore, ABD’den gelen bu tehdide karşı nükleer gücünü olabildiğince sergileyerek bir caydırıcılık kalkanı oluşturmaya çalışıyor. Bu da genç Kim Jong-un’un babasından farklı olarak izlediği yeni bir politika.

Kuzey Kore’nin “gizemi” böylece çözüldükten sonra “ABD ile Kuzey Kore neden savaşsın?” ve “Bu savaş neden nükleer bir savaş olsun?” sorularını sormak mümkün hâle geliyor. Sırayla gidilirse, ilk sorunun haklı gerekçeleri olduğu ortada. Ne de olsa 1950-53 arasında bir kez savaştılar ve üstelik bu neredeyse bir Çin-BM savaşına dönüşmüştü. Ancak bugün artık ne ABD böyle bir savaş için Birleşmiş Milletler çatısı altında dünyayı teyakkuza geçirecek güçte, ne de küresel kapitalizme entegre olmuş günümüz Çin’i açısından ekonomik ortaklarını karşısına almak için yeterli gerekçe var. Kuzey Kore ve ABD ise onlar olmaksızın birbirlerine çatmak için fazlasıyla uzak ülkelere sahipler.

İkinci soruysa savaş durumundan daha zorlama bir kurguya işaret ediyor. Haber bültenlerini atom silahlarının ve balistik füzelerin teknik detaylarını uzun uzadıya anlatan askeri/akademik uzmanlarla emekli Soğuk Savaş bürokratlarının yorumları domine etmekte. Füzelerin menzil gücü ve vuruş kapasitesiyle o denli meşgulüz ki, o menzili vurmakla amaçlananın ne olduğunu tartışmaya fırsat kalmıyor. Kuzey Kore ve arkasındaki SSCB 1950’de, Hiroşima ve Nagazaki hafızalarda henüz çok tazeyken Güney’i işgale cesaret edebilmişti. Nitekim ABD de atom silahına başvurmadı, zira savaşın Güney Kore lehine kesin bir biçimde sonlandırılmasından öte hedefler ve hesaplar devredeydi. Aslında ne Moskova, ne Tokyo, ne Pekin, ne de Washington tarafından İki Kore’nin birleşmesinin arzu edildiğine dair bir siyasa ortaya kondu. ABD açısından Çin’in küresel kapitalizme entegrasyonu için Çin Komünist Partisi’ni devirmek gerekmediği gibi Asya-Pasifik’te hâkimiyet elde etmek için de iki Kore’nin birleşmesine gerek duyulmadı. Hatta dünya kamuoyunu barış zamanında silahlanmanın gerekliliğine ikna etmek ve savaş teknolojisine dayalı devasa bir ekonomik sektörün “kısa” savaş dönemlerine olan bağımlılığını ortadan kaldırmak için Kore’lerin bitmeyen savaşı bulunmaz bir fırsat sundu. Yani daha uzun erimli nükleer silah elde etme yarışında menzilin ucundakinin önemi çoktan kaybolmuş durumda. İklim felaketi senaryolarına cevaben yaratılan temiz enerji sektörü gibi nükleer felaket senaryolarına karşı da nükleer silahları yok edecek savunma sistemleri sektörü oluşuyor. Kuzey Kore bir nükleer savaştan çok kendini koruma peşinde. ABD ise bölgedeki dertlerini nükleer ya da değil savaşa tırmanmayan yollarla çözebiliyor.

Ancak ele alınması gereken son bir cephe daha var: sıradan insanlar. ABD’dekilerin abartılı düşmanlıklar sayesinde gelişen silah ekonomisine kurban edildiği ve yoksulluğun azalmadığı ortada. Kuzey Kore yönetimi ise askeri işgalden kaçmaya çalışırken askerleştirdiği yurttaşlarını küresel ekonomideki bu yarışa kurban ediyor. Dolayısıyla resmi olarak 65 yıldır bitirilememiş bu savaşta en zorlu cephe bu sonuncusu, sıradan insanlara düşense muktedirin eziciliğe rağmen nükleer savaş paniğine kapılmadan, çekilen düşmanlık perdelerini aralamak.