İtibar

Polat S. Alpman

14 Eylül 2017

2010 referandumu sırasında 12 Eylül 1980 darbesindeki haksızlıklardan dolayı zulme uğrayanların itibarlarının iade edileceğine dair haberler yapılmaktaydı. Darbe dönemindeki işkence merkezlerinde hayatlarını kaybedenlerin, zindanlarda ömür çürütenlerin, idam edilenlerin, sürgün hayatı yaşamak zorunda kalanların, işlerinden atılan ve hayatı kabusa çevrilenlerin itibarlarının iade edileceği ve bu zulme neden olan darbecilerden hesap sorulacağına ilişkin nutuklar atılıyordu. İtibar meselesiyle ilgili yakın dönemdeki hadiselerden bir diğeri ise Adnan Menderes’in itibarının iade edilmesiyle ilgiliydi. O vakitler arzu edilen ilgi görülmediği için olsa gerek pek gündem oluşturamadı ama 2011-2012 yılları arasında, Meclis’e yapılan bir başvuru neticesinde kısa süreli bir gündem olmuşluğu vardı. Daha sonra Ergenekon ve Balyoz davalarının sanıkları için de iade-i itibar talepleri gündeme geldi. Onlar da kendilerine kumpas kurulduğunu ve itibarlarının iade edilmesini istiyorlardı. Son olarak da eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun iade-i itibarına ilişkin haberler dolaşıma girdi. Basına yansıdığı kadarıyla Davutoğlu’nu Meclis Başkanı yaparak onurlandırmak ve ona yeniden saygınlık kazandırmak hedefini taşıyan bu hamlenin siyaseten neyi hedeflediği tartışılabilir, ancak Meclis Başkanlığı’nın da uzun zamandır pek bir anlamının ve işlevinin kalmadığı muhakkak. Yine de bu havadisin itibar üzerinden dile getirilmiş olması pek manidar. (link)

İtibar her daim ve birçok kişi için önemli bir meseledir. Ancak Türkiye’deki siyasal alan ve ilişkiler söz konusu olduğunda itibar meselesini ne derecede ciddiye almak gerektiği konusunda makul şüphelere sahip olmak gerekir. Örneğin 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ertesinde darbecilere itibar atfeden, onları alkışlamaktan avuçları kızaranların rüzgar tersinden esmeye başladığında darbecilerin en şiddetli hasmına dönüşmesi siyasi itibar meselesinin çok da ehemmiyet içermediğine iyi bir örnektir. Bununla ilgili diğer örneklerden biri ise 1982 Anayasa Referandumu’dur. Darbeyi yapan paşalar tarafından hazırlatılan 1982 Anayasası’nın, halk oylamasında yüzde 91.37 “evet” oyu verenler ile bu Anayasa’yı itibarsızlaştıranların neredeyse aynı kesimler olduğunu unutmamak gerekir. (link)

Toplumsal ilişkiler içerisinde yer alan kişiler için muteber olmak, sosyal ve ekonomik ilişkilerini sürdürebilmenin önemli yollarından biridir. İtibarlı olmak belli bir saygınlığı, hatır sahibi olabilmeyi ve kişinin uzmanlığına, bilgisine, fikrine güvenmeyi içerir. Siyasal alan ve ilişkiler içerisinde yer alan kişiler için de itibarlı olmak bu çerçevede düşünülebilir. Siyasi mücadele içerisinde muteber olmak ve kalabilmek her zaman zor bir iştir ve belli bir zanaatkarlık gerektirir. Kaba, görgüsüz, ölçüsüz ve ham kişilerin, her devrin kişisi olmayı becerenlerin, olmadık durumlardan vazife çıkartıp statükonun gösterdiği istikamette sopa sallayanın kendini isnat edebileceği bir itibardan bahsetmek genellikle zordur. Ancak bazı siyasetle uğraşan kişilerin seçmenlerinin sayısı az olsa bile siyasi etkilerinin seçmen oranlarından daha yüksek olmasının nedenlerinden biri de elde etmeyi başardıkları itibardır.

Türkiye’de bir süredir, siyasi itibar meselesinin söz konusu edilemeyeceği, özellikle hükümet açısından böyle bir gereksinimin, ciddiyetin ve kaygının siyaset alanından kaldırıldığı yaygın bir kanaat. Bir başka ifadeyle, iktidar açısından siyaset yapmak için itibar sahibi olmak öncelikli bir meziyet değil. Bu nedenle Türkiye’de siyaset uzun süredir itibarsızlaşmış bir kurum ve bu itibarsızlık, kendisiyle birlikte başta medya, hukuk ve eğitim olmak üzere neredeyse bütün toplumsal kurumlara sirayet etmiş durumda. Yeni Türkiye’nin kurucu unsurlarından biri olan OHAL’in bu itibarsızlığı güçlendiren bir etkisi olduğu da düşünebilir.

Bugün hükümetin itibarını sürdürmeye imkan tanıyan ve geçmişten bugüne taşıdığı herhangi bir siyasal söylemi sürdürmeye mecali olmadığı görülüyor. Hükümetin itibarını kaybetmiş olmasının sayılamayacak kadar nedeni var. Ancak muhalefetin itibarsızlaşması gerçekçi bir siyasal söylem-eylem tutarlılığı ve kapasitesinden yoksunlukla ilgili ve bunun da, başta muhalefetin yapısal krizi ve devlet olmak üzere, henüz aşılamayan sebepleri var. Oysa bir zamanlar siyasal alanda muteber olan kimseler, siyasi tarihimizde uzun soluklu yer almayı başaramasalar bile, en azından ilkece, siyaset ile ahlakiliği ortak bir çerçevede sürdürülebilmenin temsilini üstlenmiş oluyordu. Ancak çok uzun zamandır, siyaset, siyasal zorun pratik uygulamasına indirgendiği için kişilerin kendi özgül ağırlıklarının, kişiliklerinin, değerlerinin ve siyasi düşüncelerinin bir anlamı kalmadı. Bunun yerine siyasal imkanlarla elde edilen erki, siyasal meşruiyetin ve pratiğin yegane ölçüsü olarak tanımlayan; her koşulda bu erki dayatan ve bu erk karşısında her şeyden vazgeçmeye hazır bir biat ahlakının siyaset kabul edildiği bir yere gelindi. Devlet Bahçeli’nin “makbul muhalefet” olarak sunulmasının sebebi de biraz bu gelinen yer ile ilgili değil mi?

Türkiye sağı açısından makam ve mevki itibar sağlayan bürokratik imkanlar olarak araçsallaştırıldığı için bu makam ve mevkilere yönelik tutkunun yozlaştırıcı etkisi, itibarı alınan ve iade edilebilen bir mesele olarak kavranmasını kolaylaştırıyor. Kendisinden korkulmayı ve mevki-makam kudretini itibarlı olmakla karıştıran bir egemenlik geleneğinin Türkiye’deki bürokrasi pratiğinde hakim tutumlardan biri olduğu muhakkak. Geçmişte haksızlığa uğrayanların, egemenlerin zoru ve zulmü nedeniyle itibarları zedelenenlerin yeni düzenlemeler yoluyla itibarlarını ve kaybedilen haklarını geri kazanabilmesi hukuken meşru ve gerekli olması ile itibarın egemenin hükmüne bağlanması arasındaki makası, hayatın olağan akışı içerisinde değil, ona müdahale kabiliyetiyle ölçen bu bakış açısı, muteber olmayı kişilikten bağımsız bir nitelik gibi tasarlıyor. Oysa kişinin itibarı, biraz da kişinin kendisiyle ilgilidir. Kaldı ki; siyasal itibar, meslekten siyasetle uğraşan kişiyi destekleyenlerin övgü dolu yüceltmelerinden daha çok, onu desteklemeyenlerin ona duyduğu hürmetle ilgilidir. Dolayısıyla mevcut durumda, Türkiye’deki siyasal alanda varlık gösterebilecek ya da ona ciddi bir etkide bulunabilecek herhangi bir siyasi figür ya da grup kalmadığına göre, itibarın elden alınması ile iade edilmesi arasındaki fark, basit bir vodvil gösterisinden fazla bir anlam taşıyabilirmiş gibi görünmüyor.