Anasayfa > Haftalık Yazılar > Merhamet ve İnsan Hakları Söylemi Karşısında Myanmar

Merhamet ve İnsan Hakları Söylemi Karşısında Myanmar

Ela Bilgen

16 Eylül 2017

Myanmar Güneydoğu Asya’nın en yoksul ülkelerinden biri ve bunu en çok da dünyanın iki “çok gelişmiş” ülkesi İngiltere ve Japonya’ya borçlu. 19. yüzyıl başında İngiltere, Myanmar’ı işgal ettiğinde köleleştirebileceği büyük bir topluluğun yanı sıra geniş tarım alanlarıyla petrol, doğalgaz, yakut ve safir yataklarını da ele geçirmiş oldu. Böylece Myanmarlılar derin bir yoksulluğa maruz kalmak pahasına Kraliçe Victoria’nın görkemli Britanya İmparatorluğu’na hayati katkılar sundular. Ancak 20. yüzyılın başında İngiltere için büyü bozulmaya başladı. II. Dünya Savaşı sırasında da Japonya ordusu Myanmar’a girdi. Savaş bittiğinde iki büyük devlet, birbirlerine bırakmamak için ülkenin tüm zenginliğini, maden ocaklarını, tarım alanlarını ve kamu binalarını yakıp yıkmıştı. Savaş boyunca Japonya’nın desteklediği Bamarlarla, İngiltere’nin desteklediği Rohingyalar arasındaki düşmanlık da iki büyük güçten ülkeye miras kalanlar arasındaydı.

1947’de Bamar lideri General Aung San öncülüğünde diğer 3 büyük etnik grubun liderleriyle, ülkesel birliğin kurucusu kabul edilen Panglong Antlaşması imzalandı. Ancak bugün Myanmar’ın fiili devlet başkanı olan Aung San Suu Kyi’nin babası olan ve ülkeyi İngiltere sömürgesinden kurtaran isim olarak anılan General Aung San, devletin bağımsızlığını göremeden bir suikasta kurban gitti. Bununla birlikte 1962’deki askeri darbeye kadar Myanmar, bağımsızlığının ilk dönemini etnik grupların nispeten özgürleştiği, serbest seçimlerin gerçekleştirildiği, liberal demokrasi yönünde adımlar atıldığı bir dönem olarak geçirdi. 1962 darbesini getirense liberal ulus-devlet kurgusunun etnik azınlıkların haklarının tanınmasına yetmeyeceğinin, yüzyıllarca sömürüye uğradıktan sonra küresel ekonomiye bağımsız bir aktör olarak entegre olunamayacağının, kısacası “eski koloni”den “gelişmiş ülke”ye doğru bir evrimin gerçekleştirilemeyeceğinin anlaşılması oldu. Ama elbette darbenin getirdiği, liberalizm karşısında daha eşitlikçi bir alternatif değil askeri seçkinler lehine yoksulların daha da yoksullaşması, birlik bahanesiyle azınlıkların daha da ezilmesi oldu. Böylece dünyanın en uzun süre devam eden iç çatışmalarından biri de başlamış oldu.

Haftalardır Myanmar’ın Rakhine (ya da Portekiz ve İngiltere sömürge dönemlerindeki adıyla Arakan) bölgesinde yaşanan katliam, uzun bir süredir devam eden etnik çatışmaların son dalgası. Ülkedeki 15 bölgeden biri olan Rakhine eyaleti, 52 milyona varan ülke nüfusunun 3,5 milyonuna sahip. Bölgede yaşayan Rohingya halkıysa, Birleşmiş Milletler’in “etnik temizlik” olarak tanımladığı son katliamdan önce 1,1 milyon kişilik bir gruptu. Rohingyaların çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte aralarında Hindu olanlar da var ve 1982’deki yasal düzenlemelerden bu yana, inancına bakılmaksızın hiçbiri Myanmar vatandaşı olarak kabul edilmiyor. Bu nedenle ülkede resmen tanınan 135 etnik grup arasında da sayılmıyorlar. Myanmar hükümeti, liberal eşitlikten faydalanmak için “fazla esmer” olan bu halkı Bengalli diye tanımlıyor ve Rohingyaların Bangladeş’ten gelen “yasadışı göçmenler” olduklarını iddia ediyor.

Rakhine’de yaşananlar bölgeye özgü değil. Daha düşük düzeylerde olsa da diğer etnik gruplar da, % 68’lik Bamar çoğunluğu temsil eden Myanmar hükümetinin baskılarına maruz kalmakta. Nitekim Myanmar-Bangladeş sınırının yanı sıra Hindistan, Çin ve Tayland sınırlarında da farklı etnik kökenden Myanmarlıların sığındığı mülteci kampları bulunuyor.

Bununla birlikte Rohingya halkı üzerindeki hükümet baskısı yasadışı öldürme, keyfi tutuklama, köy yakma ve yerinden etme neticesinde bölgedeki Rohingya nüfusunun yarı yarıya azalmasına ve yerleşim yerlerinin yarıya yakının tamamen boşalmasına yol açtı. BM yetkililerinin ifadesiyle bölgede, dünyanın son yıllarda gördüğü en büyük felaketlerden biri yaşanıyor. Bu durum Türkiye, Endonezya, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi hükümetler tarafından dini dayanışma vurgusuyla eleştiriliyor. Myanmar ordusundan yetkililer de dini farklı biçimde araçsallaştırarak Taliban ve El Kaide gibi uluslararası terör örgütlerinin desteğiyle Arakan’da şeriat kurulmak istendiği iddiasıyla müdahalelerini savunuyor.

Bölgede yaşananlara insan hakları temelinde yanıt veren siyasi otoriterin gündemindeyse Myanmar hükümetinin fiilen başında bulunan Aung San Suu Kyi var. Zira Suu Kyi, bir ulusal kahramanın kızı ve Nobel Barış Ödülüne sahip yılmaz bir insan hakları savunucusu olarak dünyaca üne sahip bir isim. Babasının ölümünün ardından uzun yıllar boyunca İngiltere’de yaşayan ve burada ülkesinden uzakta bir hayat kurmuşken 1988’de Myanmar’daki demokratikleşme hareketlerine tepkisiz kalamayan bir lider. Askeri yönetimin baskılarına, ailesiyle görüşmesine izin verilmemesine ve senelerce ev hapsinde tutulmasına rağmen 1988’den beri ülkesini terk etmedi. İnsan hakları alanındaki mücadelesiyle 1991’de Nobel’e layık görüldü. 2000’lerin sonunda orduya karşı Safran Devrimi’ni destekledi. 2011’de askeri rejimin son bulmasıyla 2015 seçimlerinde hükümetin başına geldi. Dolayısıyla Rohingya halkına karşı girişilen etnik temizliğin onun döneminde yaşanıyor olması liberal dünyayı hayal kırıklığına uğrattı. Ordunun parlamento ve hükümetteki gücü hâlâ bir ölçüde devam ediyor olsa da istifa etmek ya da en azından Rohingya’ya ilişkin bir değerlendirmede bulunmaktan bile çekinmesi onu eleştirilerin odağına oturttu. Hâlbuki Suu Kyi elindeki sınırlı insan hakları aracıyla bundan fazlasını yapabilecek durumda değil.

Roghinya halkının İslami dayanışma duygusunun sağladığı merhamete, eşitsiz bir alan-veren ilişkisini sabit tutan bağışlara/hayırlara ve onlarca farklı topluluğu birlik adı altında soykırım, göç ve asimilasyona maruz bırakan ulus-devleti veri kabul edip, bu devletlere karşı savunulan haklar olma iddiasındaki insan hakları kurgusuna ihtiyacı yok. Bu nedenle Rohingyalarla dayanışmak da öncelikle resmi ağızlardan yapılan çağrılara karşı temkinli durmaktan, sıradan insanların arasına dini/siyasi kurumların girmesine izin vermemekten ve katliamlar karşısında duyulan öfkeyi, “öteki” olması uygun görülmüş bir başka halka, sembolik bir hükümete değil gerçek muhatapları olan muktedirlere yöneltmekten çekinmemeyi gerektiriyor.