Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kazuo Ishiguro ve Never Let me Go

Kazuo Ishiguro ve Never Let me Go

Barış Özkul

07 Ekim 2017

Kazuo Ishiguro’yu ilkin yıllar önce İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümünde bir ders kapsamında okumuş, sevgili hocam Esra Melikoğlu sayesinde tanımıştım. Nobel alması beni şaşırtmadı. Edebiyatın gündemine oldukça önemli bir ontolojik sorunsalı sokmaya çalışan, filozofmeşrep bir romancı Ishiguro. Bu sorunsalı en açık şekliyle Never Let me Go’da (Beni Asla Bırakma) görürüz. 

Never Let me Go, ilk bakışta 20. yüzyılın ünlü distopyalarına benzer bir görünüm sunar. Cesur Yeni Dünya, 1984 gibi totalitarizm eleştirilerine koşut bir olay örgüsüne sahiptir. Hailsham adında bir okula kapatılmış bir dizi çocuk ve onların öğretmenleriyle başbaşa kalırız. Ama öbür distopyalardan temel bir farklılığı vardır Never Let me Go’nun: Anlatıcı bir klondur. Klonlar okulda donör ve bakıcı olmak üzere yetiştirildikten sonra otuzlarının başında modern tıbbın elinde intihar edeceklerdir. Hailsham’i kuranlar dünyaya klonların da bir ruhu olabileceğini kanıtlamaya çalışırlar. Klonlar sanatla uğraşır, resim yapıp müzik dinlerler ama sonuçta insanlığın iddiasını kanıtladıktan sonra organlarını bağışlayacak ve yok olacaklardır. Bu yok oluş "switch off" gibi mekanik kelimelerle anlatılır romanda. 

Sham, İngilizce’de kandırmak-aldatmak-sahtelik gibi anlamlara gelir ve bu karanlık okulda klonlara sanatla uğraşıp, bir hafıza edindikten sonra ölmek gibi bir kandırmaca reva görülmüştür. Bugün artık Nazi Kampları’na kapatılan binlerce insanın sanatla uğraştığını, resim yaptığını biliyoruz. İsterseniz Never Let me Go’daki okulun adını Hail Sham olmaktan çıkartıp Heil Sham! olarak da okuyabilirsiniz. 

Sadece Nazi kampları ve başka türlü kapatma deneyimlerine değil İngiliz edebiyatına, mesela Charles Dickens’a da göndermeler vardır romanda. Hailsham aynı zamanda Büyük Umutlar’daki Miss Havisham’i, onun kasvetli ve uğursuz konağını çağrıştırır. 

Joyce ve Sanatçının bir Genç Adam olarak Portresi de oradadır. Okulda aldıkları eğitimde bir sahtelik olduğunu, ölmek üzere yetiştirildiklerini sezen Tommy'nin öğretmenlerinin sordukları sorulara doğru cevaplar vermeyi, onlardan istenen sanat yapıtlarını yapmayı reddetmesi Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nde Stephen’ın şiir yazmaya çalışıp yazamadığı ama bu arada her türlü otoriteyle mücadele ettiği Clongowes günlerine benzer.

Ve tabii Frankenstein. Okuldaki klonlardan Ruth, bir aşamada, kendi insan-eşini bulmak için okuldan kaçıp sokaklarda dolaşır. Ama kimseyi bulamayınca lanet eder:

“Çer çöpten, süprüntüden yapıldık. Eroinmanlar, fahişeler, ayyaşlar, evsizler, belki de mahkûmlardan imal edildik. Kendi eşini bulmak isteyenler en diplere, çöp kutularına baksın.” 

Mary Shelley’nin romanında Doktor Frankenstein, hayat verdiği canavarı kimsesizler mezarlığından çaldığı ceset parçaları ve uzuvları birleştirerek yapmıştı.

Klonların kapatıldığı Hailsham’ın fiziksel mekânı totaliter rejimlerin amaçlarına uygun şekilde tasarlanmıştır: Çocuklar altı kişilik odalarda kalırlar, uyku saatleri dışında kapıları kapatmaları yasaktır, ya göz ya da kulak hapsinde tutulurlar. Bütün bunlar bireyselleşmeyi engellemek üzere alınmış önlemlerdir. Ama sanatla ve eğitimle tanışan klon-çocuklar bireyselleşmenin simgesel yollarını hemen bulurlar. Çekmecelerine kendi adlarını kazırlar örneğin, resim yaparlar ve resmettikleri hayvan bir fildir: Doğada hafızasıyla tanınan bir canlı.

Never Let me Go'da klonların sanatla ilgilenmesi Romantik Çağ’ın özgün-kopya ayrımının tarihe karıştığı zamanlara işaret eden bir başka önemli içerimdir. Roman buradan okunduğunda gene son derece önemli anlamlar çıkartılabilir ama şimdilik başta sözünü ettiğim, Ishiguro'nun deştiği ontolojik sorunsala döneyim.  

İnsanlık bugüne kadar doğadan kendi amaçları doğrultusunda, çok zaman ona büyük zararlar vererek yararlandı. Bunu yaparken içini rahat ettiren, vicdan azabı duymamasını sağlayan bir türsel ayrıma sarıldı. Örneğin hayvanların modern çağda maruz kaldığı yürek burkucu eziyet (tıbbi deneyler dâhil) hâlâ ve maalesef çok az kişinin umurunda. İnsanın hayvandan farklı bir yaratık olduğuna, ondan ayrı bir alana ait olduğuna dair inanç hâlâ çok güçlü çünkü. Ama yakın gelecekte klonlar ve klonlama gerçek olursa bu inanç sarsılabilir. İnsan ona tıpatıp benzeyen klonlara baktığında kendi türünü görmekle kalmayıp belki de başka türlere sergilediği şiddeti ona çok benzeyen bir türe karşı da sergilemek zorunda kalacaktır. Ya da şiddeti bütünüyle ortadan kaldıran bir yeni düzen kurma zorunluluğuyla yüzleşecektir. Ishiguro’nun ortaya koyduğu ontolojik sorunsal budur.