Anasayfa > Haftalık Yazılar > AK Parti, Atatürkçülerin de Partisidir

AK Parti, Atatürkçülerin de Partisidir

Polat S. Alpman

07 Aralık 2017

Geçen yazıda Erbakan’ın Atatürk’ünün karşılık geldiği anlamdan ve bu Atatürk’ün hangi koşullar altında dile getirildiğinden bahsederek, durumun ironisini hatırlatmıştım (bkz.). Bu ironi, Atatürk’ü kullanma hakkını kendi tekeline almayı başaranların, bu vesileyle Refah Partisi’ni oyun dışına itmeye çalışmalarına, Erbakan’ın kendi Atatürk’ünü çağırarak cevap vermesiydi. O zamanlar herkesin bildiği sırlardan biri olan, İslamcıların ve elbette Milli Görüş hareketinin Atatürk’ten; onunla temsil edilen muasır medeniyet ufkundan, bunun ideolojik söylemi olan laiklikten ve bunun da cisimleşmiş hali olan vesayetçi TSK’nın baskısından bir an önce kurtulmak istedikleri, ancak o zamanki koşullar altında bunun siyasetini yapabilmek için Atatürk’ü, biraz farklı bir içerikle, çağırmak zorunda kalmalarıydı. Söylediği ile söylemek istediği şeyler arasında kapatmak istediği ama kapatamadığı, belki de kapatmasına müsaade edilmeyen bir boşluk vardı ve o boşluğa konuşmak, boşluğu doldurmadı ve kısa süre içerisinde hem parti hem de tabanı da çözüldü. Haliyle Milli Görüş tarafından icat edilen Atatürk de buharlaştı ve ortadan kalktı.


AKP’nin hikayesi başka bir mecrada oluştu. Onlar açısından Milli Görüş’ten kopmuş olmanın sağladığı avantajlardan biri de Atatürk ile ilişkilerini yeniden düzenleyebilme şansını yakalamış olmalarıydı. Atatürk’ü, daha doğrusu “Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını” hatırlamaya ve hatırlatmaya ihtiyaçları olmadığı gibi, herhangi bir kesimin Atatürk’ü ile hesaplaşmaya ya da kendilerini Atatürk üzerinden meşrulaştırmaya ihtiyaçları yoktu.

Ekonomide liberalizm, siyasette Avrupa Birliği, memlekette ise demokrasi bayraktarlığını yapabilmenin sağladığı bir özgüven, yıllardır iktidar olamamanın verdiği büyük motivasyon ve sandıktan çıkan oy oranının sağladığı meşruluk ile birlikte, 28 Şubat sürecinde yaşanan saçmalıklara seçmenlerin verdiği ayarın huzuru vardı. Örneğin AKP’nin kapatılması için açılan davadan alnının akıyla çıkmasını sağlayan hususlardan biri, neredeyse bütün toplumsal kesimlerin kapatılma davasına karşı çıkmasıydı. Partiyi kapatmak isteyenlerin diline doladığı “Ulu Önder Atatürk”ün karşısına AKP “Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşları” ile çıkmadı. Bunun yerine demokrasiye, sivil, siyasal ve sosyal hakların evrenselliğine ikna olan ve bunlara sahip çıkan geniş bir toplumsal mutabakatın ortak talebi dile getirildi.

O zamanki TSK ve o zamanın statükosu için Atatürk, Atatürkçülük söylemleri köhnemiş bazı lafazanlıkların tekrarından öteye gitmiyordu. Oysa medeni dünya ile sahici ilişki kurabilme imkanını ele geçirmiş gibi görünen AKP içerde neoliberalizmin yaman temsilcisi, AB üyeliğini ciddiye alan ve gerçekten aday olan bir ülke ve demokrasiyi Türkiye’nin tek mutlak rejimi olarak gören, hatta sivil, siyasal ve sosyal haklar bahsiyle ilgili oldukça medeni ve özgürlükçü bir yerde durduğu izlenimini veriyordu. Atatürk, AKP karşıtlarının diline doladığı ve onların demokratlığına çamur atmaktan başka bir işe yaramayan, kötü muhalefet malzemelerinden biriydi. Dolayısıyla AKP açısından Atatürk, muhalefetin ağzına terk edilen bir değerdi; muhalefet “Atatürk” dedikçe kalabalıkların aklına AKP tarafından işaret edilen olumsuz şeyler geliyordu. Örneğin başörtüsü yasakları, Kürt köylerinin boşaltılması, her haneye bulaşan işsizlik, çökmekte olan tarım, telef olan hayvancılık, mafyalar, suç örgütleri ve bunlarla devlet arasındaki ilişkiler, genel yoksullaşma ve benzerleri gibi. Özetle Atatürk, geçmiş zamanın değeriydi ve bugün için pek hayırlı bir şey söylemiyordu. AKP tarafından işaret edilen bu kötülüklerin Atatürk ile doğrudan ilgisinin olmasına gerek yoktu. Atatürk o dönemin egemenleri tarafından her türden anti-demokratik uygulamanın meşrulaştırıcısı olarak hoyratça kullanıldığı için demokrasi adına kolaylıkla işaret edilip eleştiriliyordu.

Bu dönem hızlı geçti. Türkiye’nin siyasi tarihi için oldukça kısa süren bu zaman dilimi içerisinde yaşanan onlarca tuhaflık sonrasında, birbiri ardınca gelen AKP iktidarlarının icraatları, kolay unutulmayacak hatıralara neden oldu, olmaya da devam edecek. İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, evrensel standartlara sahip demokrasi, yine bu çerçevede gelişeceği umulan sivil, siyasal ve sosyal haklar yeniden rafa kalktı.

AKP’nin, Türkiye’deki siyasal sürecin geldiği aşamada, Atatürk’e rücu ederek ilerlemesi tesadüf değil. Buradaki Atatürk, AKP’nin dışındaki bazı egemen çıkar gruplarının ona dayattığı bir politik baskı unsuru değil. Tam tersine, içinde bulunduğu krizleri meşrulaştırma, olağanlaştırma ihtiyacının gereği olarak ve gerektiğinde kendi muarızlarına karşı kullanmak için Batı karşıtı ve nefretiyle yoğrulmuş bir Atatürk’e ihtiyaç vardı.

AKP’nin ihtiyaçlarına uygun bir Atatürk icadı, Erbakan’dan farklı olarak, kendi politikalarından kaynaklanan krizlerin devamında ortaya çıktı. Hiçbir soruna gerçekçi ve kalıcı çözüm üretememekle birlikte dile getirdiği bütün evrensel değerlere yabancılaşan ve İslamcılık hareketiyle tarihsel ve toplumsal bağı olan bir partinin, “Atatürk’ü kaptırmamak” gibi yeni bir amaç benimsemesi biraz tuhaf görünebilir. Görünmemeli, çünkü AKP söz konusu olduğunda bu tür tuhaflıkların oldukça kolay bir biçimde açıklanabildiği ve hatta kimi zaman açıklanmaya bile gerek duyulmaksızın, sadece icraata odaklanıldığı bilinmektedir. Yine de belirtilmesi gerekir ki; oldukça uzun süre ve tek başına iktidarı elinde tutan, Türkiye’nin en muktedir hükümetlerini kuran, memleketin bütün meselelerini yeni tek partinin iradesine bağlayan, siyasal alanı yerli-milli kalıbına sıkıştırarak çoğulculuğu dışlayan ve kuvvetler ayrılığı ilkesini kendi iktidarına bir tehdit olarak gören, bu tür denetim ve kontrol mekanizmaları konusunda oldukça isteksiz olan iktidarın varabildiği yer, Atatürk’ü başkalarına (mesela IYI Partililere, MHP’lilere ya da CHP’lilere, belki de Atatürkçülere ya da Kemalistlere, kim bilir?) bırakmayacakları konusunda cumhura garanti vermek oldu. Aslında tek başına bu söylem değişikliği bile Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin geldiği yer bakımından dramatiktir.

Türkiye’deki İslamcılık hareketinin kendi politik ve sosyal iradesini bağladığı AKP ile birlikte yaşadığı dönüşüm, Türkiye’nin yaşadığı tuhaflıklardan azade olmadı. Bu nedenle Türkiye İslamcılığının mağduriyetler, çileler, zaferler ve kahramanlıklar ile bezediği ‘kutlu yürüyüş’ temalı iktidar öyküsü, banal milliyetçilik ve Batı karşıtlığına indirgenen bir Atatürkçülük ile harmanlanan, artık ne olduğunu kendilerinin de açıklayamadığı lümpen bir hamasete sıkıştı.

Bugünün iktidarı Atatürk dediğinde, karşısında duran alternatif bir oligark yok; bir kısmı vesayet olarak isimlendirilen ve siyasal alanın dışında yer alıp siyasal alana istikamet vermeye çalışan iktidar namzetleri, bizzat AKP hükümetleri döneminde ortadan kaldırıldı. Oysa Atatürk’ün siyasal meşruiyet enerjisinin bittiğinin görüldüğü bir yerde, onu yeniden hatırlamanın sebepleri olmalı. Bazıları bu durumu, 2019 yılında gerçekleşecek seçimle açıklıyor. Yerli ve milli tek parti olan AK Parti’nin gerçek önderinin Atatürk olduğunu ilan edip, memnuniyetsiz ulusalcıları, milli birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bu dönemde, tek partinin etrafında birleştirmeye çalıştıkları öne sürülüyor; olabilir, mümkündür.

Ancak belki de asıl mesele, AKP’nin kendini ifade edebileceği herhangi bir evrensel değeri içinde barındıramayacak kadar tükenmiş, ve asıl onları da tüketmiş olmasıyla ilgilidir. 2002 yılında yola çıkarken sahip olduğunu öne sürdüğü birçok değeri, yolculuk esnasında yola saçarak devam eden bu siyasi hareketin, Atatürk’ü kaptırmayıp ondan devşirmeyi umduğu şeylerin ne olduğunun bir önemi yok. Önemli olan bu partinin, kendi dayandığı referansları tüketme hızına dayanabilecek değer setinin, Atatürk ile restore edilmek istenmesi, buraya kadar gerilenmiş olmasıdır. Atatürk yaşasaydı bu olup bitenlere ne derdi, bilinmez ama Türkiye’deki yeni yürütme biçimi düşünüldüğünde mevcut durumu takdir edeceğini öne sürmek zor. Kaldı ki, öyle bile olsa, bunun bir öneminin olmadığını kabul etmek gerek.

* * *

Bu Atatürkçülük şablonunun arkasına saklanıp Türkiye’deki demokrasi mücadelesini darbelerle parçalayan ve nihayetinde bu mücadeleyi pespaye bir milliyetçiliğe sıkıştıranların sahneyi boşaltmasından ve devamında AKP’nin birbiri ardınca devam eden başarısız politikalarının neden olduğu ağır bedellerin gündelik hayatı kuşatmaya başlamasından sonra; herkesin meşrebine göre hatırladığı, gerekirse yeniden icat ettiği, hatta bazen keşfettiği; kendi ömründe yapıp ettiklerinden azade olan bir Atatürk daha var. O bütün bu tartışmaların dışında kalan, basit ama evrensel bazı değerleri işaret eden, bu ülkeye ve onun geleceğine inanan bir Atatürk. Kabul etmek gerekir ki; onun bu topraklardaki hikayesi biraz tuhaf, biraz da hazin.