Anasayfa > Haftalık Yazılar > Gemide miyiz?

Gemide miyiz?

Polat S. Alpman

04 Ocak 2018

Reza Zarrab davası olarak başlayıp Halkbank ve Hakan Atilla davasına dönüşen; ambargo delmek suçlaması ile başlayan ve yolsuzluk, rüşvet, dolandırıcılık, hayali ihracat davası olarak devam eden yargılamada Türkiyeli bazı bürokratların ve AK Partili bakanların, yöneticilerin rüşvet aldıklarına ilişkin ifadeler, Amerikan yargısı tarafından kayıt altına alındıktan hemen sonra Türkiye’nin mukaddes tartışmalarından biri yeniden hatırlandı: aynı gemideyiz!

“Aynı gemideyiz”; “aynı gemide değiliz”; “aynı gemideyiz ama biz sintinedeyiz, onlar lüks kamarada”; “olsun, farklı yerlerde de olsak aynı gemideyiz, batarsak hep birlikte...” bu ve benzeri diyaloglar daha da sündürülebilir; ancak bir mecazdan daha fazla anlamı olmayan bir benzetmenin, bu kadar istismar edilmesinin nedenleri üzerine biraz düşünmek gerekir.

Akla gelenlerden ilki “gemi” mecazının, yaşanan çaresizliği örtmek için kullanılan bir sadakat sopasına dönüşmüş olmasıdır: “Ey gemidekiler, gemide olmanın ilk kuralı, milli birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bu günlerde, gemide olduğunuzu unutmamanızdır. Mademki gemidesiniz, ilk vazifeniz denize, diğer gemilere, hatta karadakilere ve hatta kendi geminizdekilere karşı gemiyi korumaktır.” Gemiyi korumak ve kollamak, gemidekilerin mahvına sebep olacaksa bile, onları yozlaştırıp ifade ve düşünce hürriyeti gibi en temel sivil haklardan bile mahrum bırakacak olması önemli değildir; önemli olan gemidir.

Yukarıda anlatılmak istenen hikayeyi, sinemanın imkanlarıyla anlatan başarılı örneklerden birinin Gemide filmi olduğunu, izleyenler takdir edecektir. 1999 yapımı olan ve Serdar Akar’ın yönettiği film, bir gemide çalışan dört kişiden birinin karaya ayak bastıktan kısa bir süre gasp edilmesiyle başlar. Filmin devamında, bu dört kişinin, hiç hesapta yokken cinayet, tecavüz, gasp ve benzeri bir dizi suça karışmalarının dramatik hikayesini anlatır. Film, Erkan Can’ın, İdris Kaptan rolüyle yaptığı açılış konuşmasıyla başlar:

“Bir memleket gibidir gemi. Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır; kanunlara, nizamlara... Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur. Denize çıktın mıydı, bu küçücük gemi bir memleket oluverir. Aslında bir başbakandan daha çok görevim var; çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. Benim yok. Bu gemide güvenlik de, eğitim de, sağlık da, eğlence de benden sorulur. Kamil de başbakanın en kıyak yardımcısı; siz de vatandaş, aynı zamanda memur gibisiniz. Bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. Sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız...”

Gemide olmak, tek başına bir şey ifade etmez. Gemi mecazına asıl anlamını veren şey aynı gemide olmak. Aynı gemide olmak, gemidekilerin muhtemel bütün taleplerini, ihtiyaçlarını ve farklılıklarını, kaptanın buyrukları ve ihtiyaçları doğrultusunda dümdüz etmeyi ima eder. Bu nedenle ‘aynı gemideyiz’ cümlesi bir tür ikaz, kimi zaman ihtar, bazen de çaresizlik ifadesidir.

Aynı gemide olmak, toplumdaki egemen kesimler tarafından yeri geldikçe hatırlatılması gereken benzetme. Çünkü biliniyor ki, aynı gemide olmak, gemide olmanın imtiyazlarına sahip olanlardan herhangi birinin hatasını, kusurunu, yetersizliğini, eksikliğini, kötülüğünü, suçunu, habisliğini örtbas etmeyi kolaylaştırmak için dile getirilen zayıf ama etkili bir cümle. (Bu vesileyle Ümit Kıvanç’ın, P24’teki "Gemi" isimli yazısını hatırlatmak isterim: http://www.platform24.org/yazarlar/2596/gemi--).

Türkiye sağının siyasal söylem malzemeleri içerisinde “aynı gemideyiz” ifadesi, her türlü abesliği millilik torbasına sıkıştırmayı mümkün hale getiren bir mecaz. Bu haliyle fazlasıyla kullanışlı ve kasvetli. Kullanışlı, çünkü gemide yolculuk edenlerin akıbeti, geminin içinde yaşanmakta olanları görmezden gelmelerine bağlı. Aynı gemide olanların, istiflendikleri kadırganın küreklerini topyekûn çekmeye devam etmekten başka bir çareleri olmadığını düşünmeleri bundan. Kasvetli, çünkü aynı gemide olmak, hayra alamet şeyler için değil, bir bela, musibet, vahim bir durumun neden olacağı riskleri ihtiva eder; aynı gemide isek aramızdan birinin işlediği suçun bedelini hep birlikte ödemek ya da örtbas etmek zorundayız, yoksa gemiye bir şeyler olabilir, o suçla ilgisi olmayanlar da o suçun bedelini ödemeye razı olmalıdır, razı olmuyor, örtbas etmeye yanaşmıyor ise gemiden atılmalıdır.

Hâsılı aynı gemide olmak âbâd ve bahtiyar olunduğu için hatırlatılmaz, faşolmuş bir suç, felakete varmış bir kusur ya da talihsizliklere tahammül için hatırlatılır.

***

Teşbihte hata olmaz, denir ama bu kötü teşbihlerin yapılmadığı anlamına gelmez. Bir ülkeyi, gemiye benzetmek fazlasıyla zorlama bir teşbihtir. Bir de bu geminin içine bütün vatandaşların boca edilip geminin başına da bir kaptan geçirmek, memleketin gerçek sorunları hakkında hiçbir şey anlatmayan laf kalabalığı olmaktan öteye geçmez. Hepsinden önemlisi bu tür benzetmelerin, ciddi meseleler üzerine düşünmeyi zorlaştıran, bunu sıkıcı hale getiren ve yetki sahiplerinin laçkalığını normalleştiren bir tutumu beslemesidir.

Sadece gemi örneği için değil, bütün toplu taşıma araçları, hatta bütün ulaşım araçları da dahil edilebilir. Aynı araçlar içerisinde topluca seyahat edildiğini ima eden analojilerin hiçbiri, gerçek çelişkileri anlamak ve açıklamak için elverişli değildir; ama bu işlevsiz oldukları anlamına gelmez. Bu tür benzetmeler inanmak isteyenlerin inançlarının sürdürülebilmesi için dile oturan laflar imal edip biriktirilmesini sağlar. Elbette bunun da bir sınırı var ve hamaset dolu, yüksek perdeden edilen bunca laflara rağmen Türkiye’de uzun süredir mızrak çuvala sığmıyor. Haliyle “aynı gemideyiz” ihtarının bazen hançereyi yırtarcasına, bazense hafif bir terennüm ile dile getirilmesi, hiçbir derde çare olmadığı gibi yaşanan fenâlıkların üstünü örtemiyor.

Gemi mecazının imkanlarını zorlayarak oluşturulmak istenen birlik ve beraberlik duygusunun, adaletten başka bir zemininin olamayacağını idrak etmemekte direnen siyasal aklın, artık bir parçası haline geldiğimiz Ortadoğu’da uzun bir tarihi var. Bu siyasal akıl, güçten başka hiçbir meşruiyet dayanağına ihtiyaç duymadı, duymuyor. Kendini haklı görmek konusunda tuhaf bir yeteneği var ve bu konuda herhangi bir inceliğe, göstermelik bir nezakete bile sahip değil. Ahaliyi kendi haklılığına inandırmak uğruna alabildiğine nobran ve saldırgan. Haklı olduğuna inanmayanları, aynı gemide olduklarını hatırlatırken bile, boğmak isteyen şuur aşımından mustarip.

Oysa aynı gemide değiliz. Çünkü gemide değiliz.

Sınırları uzun mücadelelerle, savaşlarla, uluslararası antlaşmalarla belirlenmiş bir toprak parçası üstünde yaşayan ve birbirinden farklı kültür, inanç, etnisite, dil niteliklerine sahip vatandaşlarız. Bir teritoryal üzerinde ve anayasa tarafından nitelikleri kayıt altına alınmış bir siyasal egemenlik altında yaşıyoruz. Gemide değiliz, birlik ve beraberlik içerisinde de değiliz, modern toplumların hiçbiri değil.

Modern toplumlar birbirinden farklı çıkarlar etrafında örgütlenen toplumlardır ve demokratik toplumlarda, bu karmaşıklığın düzenlenmesini sağlayan organizasyonlardan biri de devlettir. Hukukun rolü ve işlevi, devletin ve bu çıkar gruplarının karşısında görece zayıf ve aciz olan bireyin, vatandaşların haklarını korumaktır. Türkiye’de de farklı çıkar grupları var, fakat burada bir türlü sağlanamayan şey bireyin, vatandaşın hakkını devlete ve farklı çıkar gruplarına karşı koruyacak hukuki işleyişin kurulamaması; dahası yargının, egemenlerin elinde ve bireyin, vatandaşın tepesinde sallanan bir balta işlevi görmesidir. Bu nedenle Türkiye’de, demokrasinin geliştiği ülkelerdekine benzer bir toplumdan söz etmek zor. Toplumun üyelerini, karşısında eşitleyecek herhangi bir üst yapı kurumu da kalmadığı için toplumsal farklılıklar, toplumdaki egemen kimlik tarafından potansiyel tehdit olarak yorumlanmakta ya da böyle yorumlaması istenmektedir ki; böylelikle, bizzat egemen kimliğin kendisi, toplumdaki farklılıklar için bir tehdit ve yaptırım aracı haline gelsin. Dolayısıyla Türkiye’nin bir gemi, vatandaşların da gemideki mürettebat ve yolcu olduğunu söylemek, aslında toplumdaki eşitsizlikten istifade eden bir grup azınlığın ekmeğine yağ sürmeye yarayan kötü ve içeriksiz mecazdan başka bir şey değil.

Gemide olmak vesilesiyle imtiyaz elde edenler, gemide olduğuna ikna ettiği vatandaşlara birlik olmayı, böylelikle kuvvetli olunacağını teklif edenler; bu kuvveti kime karşı, ne amaçla ve kimlerin kullanacağını; dahası bu kadar gücü ve kuvveti kimin ve nasıl, hangi güç ve yetkiyle denetleyeceğini açıklamak zahmetinde bulunmalıdır.

Aynı gemide yolculuk eden yurttaşların birlik-beraberlik içinde olması gerektiğini hatırlatıp, gemideki herkesin ancak bu sayede kuvvetli olacağını; geminin selametinin, aynı zamanda gemidekilerin selameti olduğunu anlatan herkes, geminin istikameti konusunda kimin hesap vermekle yükümlü olduğu sorusunu, sormaya cesaret ettikleri sürece ciddiye alınmalıdır.

Çünkü gemide değiliz, gidecek ve inecek bir liman olmadığı gibi transfer olacak başka bir gemi ya da şilep de yok. Gemide değiliz ve bu nedenle aynı gemide olduğumuzu, birlik olmamız gerektiğini söyleyen ve hatta “birlikten kuvvet doğar” diyen herkesin yüzüne bakıp soruyoruz; bu birlikten doğan kuvvet, kimin kuvveti?