Anasayfa > Haftalık Yazılar > Olmak mı Olamamak mı?(I)

Olmak mı Olamamak mı?(I)

Ömer Laçiner

17 Ocak 2018

AKP’nin otoriter/diktatoryal bir rejim kurmayı hedeflediği ve bu doğrultuda çok ciddi bir mesafe katettiği; bu rejimin imkânları ile toplumu Sünni-Türk muhafazakâr bir hayat tarzının kalıpları içine sokmayı amaçladığı artık tartışma gerektirmeyecek kadar açık bir olgu.

Ancak; bu olgunun belirginleşmeye başladığı dönemden beri ısrarla vurguladığımız bir boyutu daha var ki buna en kestirme ifadeyle “niteliksizleş(tir)me” diyebiliriz. Ve bu boyut, o olguya karşı verilecek mücadelenin eksenine oturtulmasını gerektirecek kadar önemli.

Bu önemliliği bir başka şekilde ifade edersek: “niteliksizleş(tir)me, karşımızdaki –kısaca AKP hegemonyası diyebileceğimiz– olgunun herhangi bir yan ürünü, dolaylı bir sonucu değil; tam tersine onun başat özellikleri gibi görünen otoriter/diktatöryallik, Sünni muhafazakârlık, Türk-İslâm milliyetçiliği... gibi öğelerinin içeriğini belirleyen bir faktördür.

AKP iktidarı/hegemonyasının bu faktörü kendi siyasal inanç ve hedefleri gereği karşısına aldığı, tâbi kılmaya çalıştığı kişi, kurum ve değerlere yönelik olarak seferber etmenin yanısıra; asıl ilginç olan nokta bu “seferberliğin “kendi içi”ne doğru da yöneltilmiş oluşudur.

“Kendi karşıtına yönelik” faslına daha sonra dönmek üzere ilkin şu “kendi içine doğru” olan niteliksizleştirme konusuna eğilelim. Burada kabaca üç düzeye bakabiliriz. Birincisi nitelik ölçütünün en nesnel ve genele şamil biçimde uygulayabileceğimiz “örgütlenme biçimi”, strateji belirleme ve yürütme, kadro seçimi gibi konulardır. İkincisi bütün bunlar için kullanılan araç ve yöntemlerdir. Üçüncüsü ise bu iki düzeyin “eklemlendiği” ideolojik düzeydir.

Özetle ifade edilecek olursa; 2011 seçimlerine kadar AKP’nin örgütlenme ve örgütsel faaliyet olarak son derece başarılı, yetkin; siyasal stratejisinin gayet iyi hesaplanmış ve akıllıca yürütülmüş olduğunu, kadrolarının donanımlı ve liyakatli olmasına özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Ama o tarihten itibaren –seçimlerden zaferle çıksa da– parti örgütünden ve faaliyetlerinden çok devlet-iktidar olanaklarına abanan bir yapıya dönüşmeye başladığı, iç ve dış politikaya ilişkin stratejilerinin sık sık fiyaskoyla sonuçlandığı, beceriksizliklerin çoğaldığı, özellikle dış politikada “çırpınma” derekesine düştüğü görülür. Kadrolarının donanım ve liyakat düzeyi de giderek düşükleşmektedir.

Aynı manzarayı araç ve yöntemler düzeyinde de görmekteyiz. 2011’e kadarki dönemde AKP’nin genel ve siyasal meşruiyet ve ahlaka aykırı araç ve yöntemler kullandığını –Balyoz-Ergenekon soruşturmalarındaki bazı girişimler hariç– pek söyleyemeyiz. Ama 2018 yılına geldiğimizde AKP’nin yalan, iftira ve hakaret içermeyen bir iddiasını hile ve çarpıtma barındırmayan bir uygulamasını, şirretlikle bezenmemiş bir tavrını bulmak gitgide zorlaşır olmuştur.

Bu iki düzeyde de izlediğimiz nitelik düşüşünün, gerilemenin “anahtarı”, onların eklemleyicisi olan ideoloji düzeyindedir. Bir bakıma o düzeylerdeki niteliksizleş(tir)menin asıl olarak Sünni Türk muhafazakâr –siyasal– ideolojideki “gerileme”nin daha düşük profilli bir amaçla yetinmeyi kabullenmenin zorunlu-mantıki bir sonucu olduğunu öne sürebiliriz. 

Sünni muhafazakâr siyasal ideoloji –İslâmcılık– “İslâm dünyası”nın modern –seküler– Hıristiyan toplumlar karşısında düştüğü aciz durumdan kurtulmak; o toplumlarla yeniden eşit hatta üstün güç haline gelmek ideali etrafında şekillendi. Ancak daha doğuşundan itibaren, çok değil 17. yüzyıl ortalarında yeryüzünün en güçlü devletleri arasında ilk sıralarda sayılan Osmanlı, Safevi ve Hint-Moğol imparatorluklarını yüz, yüz elli yıl sonra dize getirebilmiş o toplumların bu yükselişinin kaynağında bir zihniyet dönüşümünün olduğu gerçeği ile gayet “sorunlu” idi. İdeal güçlülük durumuna gelebilmek için sanayileşmenin, bunun için de her düzeyde bilim ve teknoloji üretebilir hale gelmenin zorunluluğunu kabul edebiliyor; ama bu yolun “İslâmî” özelliklerini zayıflatacağından, törpüleyeceğinden de derinden endişeleniyordu.

Bunda haksız da sayılamazdı. Çünkü bilim ve teknoloji üretebilmek için her şeyden önce genelleşmesi veya hegemonik hale gelmesi gereken sorgulayıcı-eleştirel mantık ve yaklaşım, bireysel ve toplumsal varoluşla ilgili pek çok nas barındıran İslâmiyet ile mutlaka çatışacağı için ortada bir açmaz var idi. O mantık ve yaklaşımı sadece fen, tabiat bilimleri için kabullenmekte bile zorlanan muhafazakâr İslâmî zihniyet onun hayatın diğer alanlarına, örneğin en “hassas” konuların başında gelen kadınların durumuna uzanmasını neredeyse bir felaket olarak algılayabilirdi.

Zilletten kurtulmak, yeniden güçlü olmak için bu tehlikeyi göze almak adına, “modernliğin bilimini kabul edip “ahlak”ını reddeden bir tutumun pekâlâ mümkün olabileceği noktasına gelindi ise de; bilimin İslâmiyet için ölümcül olabilecek bir tehdit-tehlike olduğu fikri, endişesi daima varolageldi.

Şüphesiz başta emperyalist sömürü olmak üzere pek çok faktörden söz edilebilir ama; benzer faktörlerin geçerli olduğu “Batı dışı” Japonya, Çin, Kore gibi birçok toplumun bunlara rağmen ileri endüstriyel toplum düzeyine çıkabilmesine mukabil, bir buçuk milyarlık “İslâm dünyası”nda hiçbir ülkenin bunu başaramamış olmasının herhalde en temel nedeni o “fikir” ve endişenin zihinleri ketlemiş, daraltmış olmasıdır.

AKP’nin içinden geldiği “Milli Görüş” hareketi 1970-80’li yıllarda “ağır sanayi hamlesi”ni sloganlaştırmıştı. Bilim ve teknoloji üretebilmenin –yukarda değindiğimiz– zihniyet ortamına ilişkin koşullarının –endüstriyel bilgi 2000’li yıllara göre yavaş ve az değiştiği, yaratıcılık daha ender olabildiği için– göz ardı edilebildiği o dönemde bu hedef erişilebilir görünmekteydi. Her ne kadar AKP’nin iktidara geldiği 2000’lerin başında, yaratıcı bilginin giderek ve hızla belirleyici olduğu ikinci sanayi devriminin yönlendirdiği bir sürece girilmiş idi ise de; partinin programı ve sözcüleri ileri endüstriyel bir toplum haline gelme hedefini sık sık vurguluyorlardı.

2010’lara gelinirken AKP program ve söyleminde değil ileri endüstriyel toplum hedefinden, neredeyse sanayileşmekten bile bahsedilmez oldu. Artık sadece “büyüme”den bahsetmektedir AKP iktidarı ve Reis’i. Yaratıcı emeğe pek az ihtiyaç duyan, bu ihtiyacını da hemen tamamen teknoloji ithali ile karşılayan; inşaat, ulaştırma, tekstil, meyve sebze sektörlerince sağlanan bu büyümenin önemli bir ayağı da borçlanmanın teşviki, yani ülkenin ve hane halkının kazancından, ürettiğinden fazla tüketmeye “alıştırılması”dır. “İleri” dünyanın bir endüstriyel devrimden geçtiği, üretici-yaratıcı kapasitelerin kullanımında baş döndürücü bir gelişme ufku açtığı bir dönemde iktidarı devralan AKP’nin ülke sanayisinin yapısında herhangi bir niteliksel gelişmeyi teşvik etmemesi; bu yerinde sayma durumunu büyüme edebiyatı ile kamufle etmesi hiç de önemsiz/anlamsız bir karar-seçim değildir. AKP’li bir Sanayi Bakanı’nın “neden ileri bilimsel teknolojik araştırmalara yeterli kaynak sağlanmıyor?” sorusuna “haddimizi bilerek ara-orta kalite mallar üretimine odaklanmayı seçtik” mealinde cevap vermesi, sadece bir ekonomi stratejisi değildir. Bu aynı zaman da ve esas olarak, Sünni muhafazakârlığın bilimle, insanın bilme/yaratma kapasitesini geliştirme ile erişilebilecek –gerçek– güçlülük ideal ve hedefinden; ya kendisi için imkânsız olduğunu kabullenerek, ya da kendisi için –kendisiyle özdeşleştirdiği İslâm içinölümcül sonuçlara mal olacağını “gördüğü” için vazgeçmiş olması demektir.

***

Bu bakımdan AKP iktidarının özellikle ülkenin eğitim-öğrenim düzenine yönelik hamlelerini sadece “İslâmîleştirme” diye etiketlemek yetmez. Bu İslâmîleştirmenin bilimden, sorgulayıcı, eleştirel yaklaşımdan ve yaratıcı zihni yeteneklerin geliş(tiril)mesinden korkan, bunları kendi varoluşu için ölümcül bir tehdit, tehlike olarak görme noktasına demirlemiş bir İslâmcılık olduğunu mutlaka vurgulamak gerekir. İslâmî ve özel olarak Sünni muhafazakârlığın tüm Müslüman dünyada temsil ettiği zihniyetin en belirgin özelliği budur çünkü.

O yüzdendir ki; AKP iktidarının özellikle şu son beş on yılında, çocuk beyinlerini ana okullarından başlayarak dinî-Sünni dogmalarla kuşattıktan sonra, onların büyük çoğunluğunu – verdikleri öğretimin zihni yetileri geliştirme düzeyi acınacak düzeyden ileri gidemeyen– imam hatip okullarına doldurmaya yönelten, gençliği lise üstü bile denemeyecek “üniversite”lerin zihin köreltici çarklarına mahkûm eden, ayakta kalabilmiş nitelikli lise ve üniversiteleri –o korku ve acizliğinin kamuflajı olan– “yerli ve milli” hale getirmek için fırsat kollayan bir eğitim-öğretim politikası adım adım izlendi. O yüzdendir ki okullar ve kurslarla da yetinmeyip, dinî-Sünni eğitimi ve mescitleri işyerlerine kadar yaymaya kararlı zihniyet, üniversite rektörlüklerine bile “okumuş adam zararlı ve tehlikelidir” diyebilen kişileri atayabiliyor. Bir kez daha tekrarlayım ki; bütün bunların amacı Sünni İslâm inancını ve hayat tarzını benimsetmenin de ötesinde, hatta bunu ikincilleştirerek, zihinleri cendereye almak, zihinsel yetileri salt doğal güdü ve ihtiyaçların emrine verdirip sorgulayıcı ve yaratıcı düşünüş ve faaliyetleri tehdit ve tehlike olarak algılayabilen bir kitle –millet– oluşturmaktır.

Bu amacın inanç ve hayat tarzını benimsetmekten daha önemli ve öncelikli sayılmasının doğrudan sonuçlarının en dikkat çekici olanı, AKP iktidarının bir seferberlik havasında yürüttüğü bu genel politikanın militan kadrosudur. İktidarının başlangıcında AKP “İslâmcı” etiketinin çağrıştırdığı bağnaz, hurafelerle konuşan, mürteci damgasından olabildiğince uzak, ahlakî ve zihnî donanımı ortalamanın altında, olmayan, tartışmadan kaçmayan ve edebine uyan, sabırlı sakin ve hoşgörülü olmaya/görünmeye özen gösteren bir “vitrin” ve militan kadrosuyla işbaşındaydı. Oysa şu son beş-on yıldır, başta Reis’i olmak üzere gerek zihinsel donanım ve gerekse ahlakî düzey itibariyle nasıl çukurlaşmış bir manzara sergilediğini anlatmaya gerek yok. Epeydir AKP cenahının “sahada”, ilk hatta yerleştirdiği “Ak troller”in, medyadaki kalemşorlarının, Osmanlı Ocağı veya HÖH gibi destek örgütlerinin ve Reis adına mitingler bile düzenleyen mafya babalarının İslâmî inanç ve hayat tarzına özendirmeye mi çalıştıkları; yoksa zihinsel aydınlığın bütün biçimlerine kendini kapatmış yarasalar gibi mi davrandıkları ortada.

***

Bilinmelidir ki, insanın zihinsel varoluşunun kendini duyurup gerçekleştirdiği başlıca üç nitelik/düzey birbirlerini denk özellikler edinmeye zorlar. Ancak bu üç düzeyin ilki yani bilme, bilgiyle eyleme (pratik) genellikle başlatıcı ve belirleyicidir. Ahlak ve estetik genel kural olarak kendi gelişme yön ve mekânlarını pratik’in edinimleri dolayımında kurar, kurgular.

Şüphesiz bireyler bazından ziyade toplumlar, topluluklar düzeyi için geçerli bir saptamadır bu. Bilme, pratik ufkunu genişleten ve zenginleştiren toplum/toplulukların ahlak ve estetik alanında da buna uyarlı arayışların boy verdiğini gördüğümüz gibi; bilme/pratik ufkunu daraltanların estetik ve ahlaki bir gerileme, çöküş trendine girdiklerini de görürüz.

İslâm dünyasını hâlâ kurtulamadığı zillet noktasına sürükleyen dönemin başlangıcını Gazali’nin temsil ettiği akıl, bilgi ve pratiği dinî dogmanın güdümüne sokan zihniyetin hegemonyasına işaretleyenleri hatırlayalım.

O hegemonya ile cepheden yüzleşemediği için, bunu yapabilmenin önkoşulu olan toplumun bilme ve bilerek eyleme istek ve enerjisini özgürce seferber etmesine odaklanmadığı için ve aslında bunu kendisi de “sakıncalı” bulduğu için başarısızlığa mahkûm olmuş İslâm dünyasının otoriter “modernleşmeci” iktidarlarının “parantez”lerini saymazsak, asırlardır bu dünyaya hükmeden Sünni-Şii muhafazakârlık; Gazali’nin çağında küçümsendiği, güçlülük atfedilmediği için ketlenen bilme, bilim istek ve yeteneğini bu kez, yarattığı ve yaratabileceği güçlülük hallerinden korktuğu, karşısında kendisi çok daha aciz hissettiği için; ve ayrıca kendisi olarak kaldıkça o yeteneği gereğince kullanamayacağını sezdiği için, bu ağır acizliğe teslim olduğu için “köklerine” sarılıyor yeniden.