Anasayfa > Haftalık Yazılar > Daha: Yerli Bir Hikâye

Daha: Yerli Bir Hikâye

Polat S. Alpman

01 Şubat 2018

Hakan Günday’ın romanından uyarlanan Daha filmi, mültecilik sorununu göçmen kaçakçılığı üzerinden anlatan bir film. Oyuncu olarak tanınan Onur Saylak’ın yönettiği ilk film olmasına rağmen ritmi aksamayan ve derdini açıkça anlatan bir film. Konusu itibarıyla Türkiye üzerine yeniden düşünmeye neden olan film, mültecilik meselesinin diğer yüzüne odaklanıyor. Film kısaca göçmen kaçakçılığı yapan Ahad’ın (Ahmet Mümtaz Taylan) ve oğlu Gaza’nın (Hayat Van Eck) hikâyesi etrafında bir barbarlık düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyor.

 

Ölümden kaçan, mülteci haline gelen kişilerin temel haklarını, statülerini ve kimliklerini buharlaştıran ve onları yeniden düzenleyen ulus-devlet düzeninin çelişkilerini içeren alt-öykü, filmin politik mesajını özetliyor. Özellikle mültecilere karşı eline güç geçiren kişilerin, bu güçle birlikte yaşadıkları yozlaşmanın ve bir tür canavara dönüşmelerinin sadece kişilikleriyle ilgili olmadığını, düzenin kişi üzerinde cisimleşmesi olduğunu anlatılıyor.

Hikaye Ege'de, Yunan adalarına yakın bir sahil kasabasında geçiyor. Filmin kahramanı olan Gaza erkeklik rejiminin neden olduğu bütün eril şiddeti baba ve devlet şahsında tecrübe etmek zorunda kalan, henüz 13-14 yaşlarında bir genç. Ahad, oğlu Gaza’dan başka kimsesi olmayan ve onu da kaybetmek istemeyen, göçmen kaçakçılığı yapan, paradan ve “kurt gibi” güçlü olmaktan başka hiçbir kurala inanmayan bir baba. Gaza’nın kendisi gibi biri olmasını isteyen Ahad, olduğu şeyi olması gereken ve olması istenilen tek seçenek olarak sunar. Gaza’nın yaşadığı hayat ise kaçmak istediği hayattır. Ancak diğer taraftan kendisini kuşatan çevrenin de baskısı altındadır ve o da olması gereken kişiye, büyük ötekine, başkasının arzusuna teslim olmanın, kendini yeni baştan yaratmaktan daha kolay olduğunu fark eder. Bunun gerçekleşmesi için gereken koşullardan en önemlisi “babanın yasası”na uymaktır. Babanın yasası, yani hazları denetleyen, sınırlayan, kontrol eden ve kültürü öğreten otoritenin yasası, bizlik içerisinde yer almak ve beraber yaşamak için uyulması gereken tek kuraldır.

Fantazi ile paranoyanın iç içe girdiği ve birbirini beslediği yerde öteki (göçmen, mülteci), daha fazla hazzın elde edilmesini sağlayan nesneye dönüşür. Her türden şiddete, aşağılanmaya, horlanmaya, kötülüğe açık hale getirilen, başına gelen bütün fenalıklar nedeniyle kurbanın kendisinin suçlanabildiği yeni yasanın gücü, adaletin, bir medeniyet talebi olarak ortadan kalkmasıyla mümkün hale gelir. Egemen, -sembolik düzene ihtiyaç duymayan- yasanın gücünü kendi ihtiyaçları için kullanana dönüşürken kurban fantazinin ve paranoyanın nesnesine dönüşür.

Gaza mülteciler gibi karşıdaki adalara geçmek ya da İstanbul’a gitmek istemesine rağmen bunu gerçekleştiremeyecek kadar içinde bulunduğu düzenin baskısı ve şiddeti altındadır. Karşısında duran baba ve devlet ile mücadele edecek gücünün olmadığı için geriye kalan şey hayal kurmak, isyanını dile getirmenin farklı yollarını bulmaktır. Ahad ise bir isyan ya da itiraz içerisinde değildir. Tam tersine, devletle karşı karşıya gelerek değil, onun her istediğini yerine getirerek “işlerini” yürütebileceğini bilir. Ahad’ın devletle, yasallıkla, adalet ve güç ile kurduğu bütün ilişki mültecilerin üzerinde cisimleşir. Ahad tek değildir, o bütün bu işleyişin bir parçasıdır. Filmin belki de en sıradışı karakterleri olan Dordor (Tankut Yıldız) ve Harmin (Turgut Tunçalp) kardeşler de bütün sıradışılıklarına rağmen aynı işleyişin içerisindedir. Onları Ahad’dan ayıran tek fark, göçmenleri tekneyle karşıya geçirdikleri için yaşam ve ölüm arasındaki çizginin daha saydam olması olabilir.

Bütün bu hikâyenin Gaza’nın kendini uyruk sahibi bir tanrı olarak görmeye başlayıp, yeniden düzen verdiği depodaki mültecilerin yaşadıklarını ekrandan izlemesi ile sonuçlanması, mültecileri ekranda izlenen görüntü olarak sunması, yaşadığı kayıtsızlığı izleyiciden ödünç alarak sergilemesi, Türkiye’deki hipokrasi kültürünün gücünü gösterir. Türkiye’nin hikâyesi, Gaza’nın hikâyesine; Gaza’nın hikâyesi Türkiye’nin hikâyesine dönüşür. Herkesin gelip geçtiği bir deponun bekçisi olarak yaşamını sürdürmek, gidememek ama kalamamak, sadece izlemek ve kötücüllüğü beslemeye devam etmek...