Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ulusalcı 'Muhalefet' ve Linç Kültürü

Ulusalcı 'Muhalefet' ve Linç Kültürü

Barış Özkul

15 Şubat 2018

Gezi’den sonra AKP medyasından, onun “trol”lerinden, günaşırı başlatılan linç kampanyalarından rahatsız olanların sayısı giderek arttı. Bu kesim arasında ulusalcıların görece ufak yer kapladığını tahmin ediyorum. Ama internet çağındayız ve artık eline klavyeyi alan herkes “kendi çapında” gündem yaratabiliyor. Ulusalcı kesimin yazar-çizer takımı provokasyon yaparak gündem yaratmak konusunda oldukça başarılı. Doğrusu şartlar da elverişli: AKP despotlaştıkça kendilerinin “haklı çıktığı”nı düşünerek elde ettikleri suret-i haktan görünme fırsatını kendileri gibi düşünmeyenlere kin kusup karşı-linç kampanyaları düzenleyerek kullanmaktan keyif alıyorlar. Bu patolojik keyif onları -sorsanız nefret ettikleri- AKP’li trollerle aynı üslup ve tarzda ortaklaştırıyor. “Keyfin” kaynağının gene son kertede AKP olması ise trajikomik; AKP bunların etrafında dönüp dolaşıp ulusalcıları haklı çıkartacak bir şey yapıyor ve kendi başına bir şey yapmaya ne takati ne de enerjisi olan birileri bundan mutlu oluyor, hemen kendince bir saldırganlık fırsatı yaratıyor.

Ortaklık, üslûp ve tarzla sınırlı değil. 15 Temmuz sonrasında kurulan milliyetçi cephe (MHP-AKP ittifakı) ile ona sağdan muhalefet eden ulusalcı cephenin siyasete ve dünyaya bakışları birçok meselede örtüşüyor. Örneğin, tek-adamlık meselesi. Birgün, Cumhuriyet gibi gazetelerin ulusalcı yazarları AKP tipi tek adam rejimine karşılar ve döne dolaşa tek adamlığın zararlarını anlatıyorlar ama söz kendi tek adamlarına gelince durum değişiyor. Gönülden bağlı oldukları kendi tek adamlarına, onu korumak için çıkartılmış kanunlara toz kondurmuyorlar. Böyle olunca meydan “Bizim tek adamımız iyiydi, sizinkisi kötü” demokratlığının sefasını sürenlere kalıyor. Ama şu hayatta iyilik, kötülük göreceli şeyler: İstiklal Mahkemeleri’ne, bir gecede kapatılan fırkalara, Dersim harekâtına ses çıkartmadan “biz tek adam rejimine karşıyız” dediğinizde Kadıköy’de, Şişli’de, Bakırköy’de alkışlanıyorsunuz ama ezel-ahir varlık gösteremediğiniz yerlerde size kaç kişinin kulak astığı belli. Siyasal İslâm ne kadar kendine demokratsa ulusalcılar da o kadar demokrat - faşizmlerden faşizm beğenenlerin ülkesi.

Türkiye tarihini bilmeyen birisi ulusalcıların tezlerine bakıp AKP ile Cumhuriyet projesi arasında hiçbir nedensellik bağı olmadığını, AKP’nin bir anomali olarak ortaya çıkıp her yönüyle kusursuz bir rejimi berbat ettiğini düşünebilir. Kılıç Ali’nin yargıçlık ettiği İstiklal Mahkemeleri’nden Hrant Dink’in Türklüğe hakaretten yargılandığı mahkemelere Türkiye tarihine “hukukun üstünlüğü” ilkesinin damga vurduğu ortada, ta ki 2010 referandumuna kadar! “Öz Türk olmayanların Türk vatanında tek hakkı köleliktir” diyen Mahmut Esat Bozkurt da AKP’nin adalet bakanıydı (Takrir-i Sükûn-OHAL benzerliği vb.)

AKP bugün nasıl kendi muhayyel-gerçekdışı tarihini yazıyorsa, ulusalcılar da yıllarca aynı şeyi yaptılar. Kendilerini Türkiye’nin laik olduğuna inandırıp olmayan bir şeyden sapılmasına ağıtlar yaktılar. O laiklik ki temelinde Sünni-İslâm’ın topluma makbul din olarak dayatılması; vatandaşlık tanımının din üzerinden yapılması, “gayri-Müslim”lerin azınlık sayılması; Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin devamı olarak Diyanet’in kurulması var. Cumhuriyet projesi Hanefi-Sünni İslâm’ın belirli bir yorumunu topluma kabul ettirdiğinde Türkiye laikleşecekti! Bu tuhaf laikliğin içinden CHP'nin kurduğu, AKP’yi iktidara taşıyan kadroların ise okuduğu İmam Hatip okulları çıktı.

AKP, on beş yıldır, ulusalcıların varlığından ve muhalefetinden son derece memnun. Toplumun fay hatlarına dokunan bütün meselelerde ulusalcılar ve yerli-milli sol AKP’nin yanında. Kürt meselesinde toplumun yüzde 85’ini arkasına alan milli mutabakatın en sağlam bileşenlerinden biri ulusalcılar. AKP'nin can simidi olarak gördüğü AB sürecine sarıldığı zamanlarda onlar bayrak mitingleri düzenliyordu. Bugün de Kürt meselesinde eleştirel bir şey söylemeleri gerektiğinde son on yılda ülkenin başına gelmiş en iyi şeylerden biri olan Çözüm Süreci hakkında “neden masaya oturdunuz?” “neden devlet refleksiyle davranmadınız?” sorularını sormayı marifet biliyorlar.

Orhan Koçak birkaç gün önce Avrasyacı jeopolitikçilerden birinin Suriye konusunda döktürdüğü incilerin (“vekil güç” vs.) altında yatan “ulusal üstünlük” sendromuna dikkat çekerken “İnsanın gözünün içine baka baka” yapıyorsunuz, “ama dışarıdan görülüyor! Dışarıdan görülüyorsunuz” diyordu. Görülmenin, bilinmenin, çoğunluğun desteğini hissetmenin rahatlığıyla yazıyorlar zaten. Kürt meselesi ya da Ermeni meselesine “emperyalizmin oyunu”, “büyük güçlerin bize ettiği” dediğinizde Reis’iyle tayfasıyla bu milletin gönlünde yatanı söylemiş oluyorsunuz.   

Yerli ve milli solun üzülüp saldırganlaşmasına, linç kampanyaları başlatmasına lüzum yok. Kendileri değil ama fikirleri iktidarda.