Anasayfa > Haftalık Yazılar > Oedipus Karmaşası (IX): Öteki Kimdir?

Oedipus Karmaşası (IX): Öteki Kimdir?

Erdoğan Özmen

21 Şubat 2018

Daima bir oluş sürecinin içindeyim ve ancak gelecek bir zamanda olduğum kişi haline geleceğim. Kendi hakikatimi bulacağım yer geçmiş değil, gelecektir çünkü. Kendimi olduğum yerde değil, olmak istediğim, olacağım yerde tahayyül etmek, gelecekte konumlandırmaktır bu; arzumu üstlenerek, arzumda ısrar ederek, tükenmeyen arzumla usul usul kendimden yegane beklentime dönüşen şey. Demek kendimizi ileriye doğru iterek varolmak kaderimizdir. İnsanın kendini ölümsüzleştirmesi, ve hiç vazgeçmeden ve elinden geldiğince içindeki en iyi şeye uygun yaşama çabası ancak böylesi bir zeminde ete kemiğe bürünebilir. İnsanın sonsuz açıklığından, kararlaştırılamaz ve belirlenemez ‘doğasından’, önceden saptanmış belirli bir ilke olmadan yaşamaya gönüllü olma endişesinden söz etme gerekçelerimizi de aynı zemine borçlu değil miyiz? İnsan, kendi için kendinin yarattığı olasılıkların/olanakların çokluğu ve belirsizliğiyle her daim genişleyen ve kıvrımları açılan bir hayat yaşamasının bedeli olan endişeye tahammül etmeyi öğrenerek olgunlaşır. O yüzden, örneğin “Herkesin bir mutlu olma kapasitesi var. Bu kapasite çocuklukta oluşur ve çocukluğun iyi mi yoksa kötü mü geçtiğine bağlıdır, bence. Çarpık bir çocukluk geçirmiş birisi; dâhi, zengin, güçlü, ünlü veya ne olursa olsun mutlu olamaz.”[1]  türü ifadelere yüz vermemeliyiz. Çünkü insanın olağanüstü hareketini, yaratıcı ve yeniden yaratıcı kudretinin kökenlerini ve ufkunu ıskalayan, onu ham bir çizgisel zamansallığa hapsetmeyi deneyen, demek bir hiçe indirgeyen yaygın ve basmakalıp düşüncenin basit bir tekrarı vardır burada. 

Lacancı “ayna evresi” teorisinin temel derslerinden biridir bu. 6 ila 18 aylar arasında henüz bütünlükten yoksun, parçalı, eşgüdümsüz ve kontrol edemediğimiz bir beden deneyimine sahipken, zavallı ve çaresizken aynada (ya da benzerlerimizde, ebeveynlerimizde, kardeşlerde, öteki çocuklarda, ötekinde) gördüğümüz imge bunun tam zıddı, bütünleşmiş/tamamlanmış bir imgedir. Bu bütünlüklü beden imgesi (gestalt) sayesinde çocuk kendini ilk kez bütün bir varlık olarak görür ve deneyimler: “Çünkü kendi bedeninin total biçimi -ki bununla özne kendi gücünün olgunlaşmasını bir serap içinde umacak/bekleyecektir- ona bir gestalt olarak, yani bu biçimin kurulmuş olmaktan ziyade kurucu olduğu bir dışsallık içinde verilir.”[2] Çocuğun, sayesinde kendini tanıdığı söz konusu bu dışsal imgeyi bilinçdışında üstlenmesiyle kat ettiği imgesel özdeşleşmenin sonucu benin (ego) kurulmasıdır. Demek ego öyle bir ruhsal faildir ki, ancak bir öteki olarak ortaya çıkabilir. “Ben” diye adlandırdığım/çağırdığım şey en azından başlangıçta ötekidir, benim dışında, benden farklıdır ve bir bakıma daima öteki olarak kalacaktır.

Kendi fiili gerçekliği eşgüdümsüzlük, yetersizlik ve muhtaçlık iken, kendi başına henüz konuşamıyor ve hareket edemiyorken bile çocuğun kendini kendi ayna imgesiyle (imgesel öteki ile) özdeşleştirebiliyor oluşu insanın sahip olduğu önemli bir kapasiteye işaret eder. Aynada (ayna işlevi gören diğer insanlarda) gördüğü bu hakim, dört başı mamur, eksiksiz imgeyle (bu anlamda ideal ego da denen şey) tam olarak asla örtüşmeyeceğini ‘bilmek’, ve ama yine de bu imkansız örtüşmeyi/denkliği gerçekleştirme çabasından hiç vazgeçmemek de aynı kapasitenin ne denli olağanüstü olduğunun kanıtı sayılmalıdır.

Aynada yansıyan ideal imgeyle tam bir örtüşmenin imkansızlığı öznenin kendiyle, kendinin narsisistik imgesiyle daimi bir rekabet halinde olmasıyla sonuçlanır: “Böylesi bir rekabet, öznenin kendi parçalı beden algısıyla aynadaki bedenin tamlığı/bütünlüğüne ilişkin eşzamanlı görüşü arasındaki diyalektik düzeyinde zaten aşikardır…ruhsal hayatın başlangıcından itibaren özne kendi imgesini hem erotikleştirir hem de onunla rekabet eder. Çünkü kendi ideal imgesi tam da öznenin yoksun olduğu ideal mükemmelliğe sahiptir.”[3]  Nitekim Lacan, “Saldırganlık (aggressiveness), insanın egosunun biçimsel yapısını belirleyen ve benim narsisistik olarak adlandırdığım özdeşleşme kipiyle ilişkili (correlated) bir eğilimdir.”[4]  diyerek narsisizm ve saldırganlığın bir ve aynı şey olduğunu ileri sürecektir.

***   

Kasvetli, boğucu, karanlık zamanlarda, insanca olan her şeyin; konuşmanın, düşünmenin, birlikte mutlu olmanın ve ümit etmenin kaynak ve imkanları zayıfladığında insan iyiliğine ve şefkatine sığınmak isteyeceği, güveneceği yakınlarını arıyor. Yüce insanlık değerlerinin, eşitlik idealinin, kardeşlik, dayanışma, sevgi ruhu ve ilkelerinin yine de hüküm sürdüğüne ve canlı kaldığına dair inancını muhafaza etmek, hayat sevincini sürdürmek için. Sonra birden, bir çok vesileyle hatta, sevgisizlikten yıkıcılığa, nefretten hasete, vicdan ve merhamet kaybından lince uzanan bir yelpazede saf saldırganlığın bütün tezahürlerinin nasıl bir yaygınlığa ulaşmış olduğunu fark etmek ne acı.

Sol/sosyalist çevrelerde bile hınç yüklü ve linççi halet-i ruhiye ve tavırlar zamanını bekler dururmuş meğerse. Sendelediğini, zaaf gösterdiğini, eksik ve kusurlu davrandığını varsaydığımız birini bulmaya görelim. Ürkütücü ve çirkin bir zevklenme nöbeti eşliğinde aynı hınçlı duygular, aynı linç pratikleri. Konuşmayı ve düşünmeyi durduran, felce uğratan aynı heves kırıcı ve yorucu zihinsel bataklık. İnsan son bir gayretle narsisizm ile saldırganlık arasındaki ilişkiyi düşünmek istiyor yine de. Kızgınlığın yerine acıma duygusu filan geçsin ve bu bir miktar teselli olsun umuduyla. Çünkü mesele yalnızca, öznenin hem narsisistik hem de agresif duygularını aynı anda kendi ideal imgesine yöneltmesinden ibarettir belki de. Görünüşte yıkıcı ve nefret yüklü duyguların hedefi yapılan ötekinden tamamen bağımsız biçimde, kendini gerip duran ve tekrar eden tek bir felaket ve yıkım döngüsü vardır ve bu tamamen öznenin kendi içinde cereyan etmektedir belki de: Özne ile kendi ideal imgesi arasındaki kapalı devre bir sevgi-nefret ilişkisidir söz konusu olan. Bir kurban seçmenin yalnızca kendi ihtiyacımız için olduğunu hiç bilmeden, içimizde gerilip duran açmazı bu sayede dışsallaştırarak bertaraf etmeye çalışıyoruz belki de. Ötekinin durduğu o yere yerleşmeyi özleyen öznenin, tam da, bunu ancak yıkıcı, haset yüklü bir tutumla gerçekleştirmek istediği ölçüde ötekini sevebildiği bir denklemdir bu. Bir yandan da, kendi sahip olmadığım kusursuzluğu, mükemmelliği yansıtarak çoktan kendimin inşa ettiği bir yerden söz ediyoruz çünkü.

Bir de şu var şüphesiz: Eğer toplum ve kültürün somut durumu, işleyiş ve gelişkinlik düzeyi içimizdeki en kötü ve bayağı yanları ortaya çıkaracak biçimdeyse bundan hepimiz payımızı alıyoruz.

Bunda da bir hayır vardır belki de ama. Ne denli kahredici ve akıl-dışı da olsa tüm bu konuşmalar, bütün hayatını ayna evresinde, imgesel düzeyde tuzağa düşmüş halde yaşayan ve oradan çıkamayan bir psikotik olarak kalmaktan esirgiyor bizi belki de. Çünkü, içimizde olup biten onca karanlık ve korkunç şey, ne kadar abuk sabuk biçimde de olsa onları söze döktüğümüz, onlara ilişkin konuşmaya başladığımız zaman ehlileşiyor ve başka, daha yumuşak bir biçim kazanıyor.


[1] Metin Münir, Michelangelo’nun Mutsuzluğu, 3 Şubat 2018, T24 yazısı

[2] Jacques Lacan, Ecrits, (the first complete edition in English), Çev. B.Fink, Norton, s.76

[3] L. Chiesa, Subjectivity and Otherness, MIT Press, 2007, s. 19-20.

[4] Lacan, a.g.e, s. 89.