Muhalif Dil

Murat Belge

05 Mart 2018

Türkiye’nin yeni bir “seçim mevsimi”ne gireceği günler yavaş yavaş –belki de hızlı hızlı– yaklaşıyor. AKP zaten “seçim sath-ı mail”ine girmiş gibi görünüyor. Seçimlerin tarihleriyle oynama, sıralarını değiştirme, erkene çekme ihtimalleri de yok değil. Bu aşamada AKP, yanında MHP olsun ya da olmasın, bir “blok” olarak duruyor. Muhalefetinse böyle bir görünüm sunmaktan epey uzak olduğunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum.

AKP’nin bir “blok” oluşturduğunu söylerken oy tabanını değil, siyasî örgütünü kastediyorum. AKP’nin oyları bir zaman % 50’nin üstüne çıkmıştı. Ama epey aşağılara indiği de görüldü. Yani orada zaten bir “blok” karakteri yok. Değişkenlik gösteren bir destek var. Şimdiye kadar AKP’ye oyunu vermiş çeşitli kesimler arasında değişik nedenlerle artık başka türlü davranmaya yönelenlerin sayısı sanırım artıyor. Haziran seçimi de, son referandum da, bunun sinyallerini verdi. “Yedi düvelle kavgalı olma” politikası bir kesimin pek bir hoşuna gidiyor olabilir. Ama birçoklarını da –belki daha çoklarını– endişelendiriyor olmalı. Demokrasinin “ilke”lerinin bu toplumda kitleleri fazla ilgilendirmediği çok kez söylenmiştir. Ama demokrasi yokluğunun somut uygulamaları oldukça kabarık sayıda insanı doğrudan doğruya ilgilendiriyor olmalı.

Ama bunlar, sonuç olarak, siyasî kadroları şimdilik etkilemiyor. Bu hareketin “reis”inin kim olduğu belli: siyasî kadrolar da orada duruyor. Cumhurbaşkanı adayının kim olacağına dair herhangi bir soruları yok. O belli olunca, zaten birbirini izleyen seçimlerde kimin aday olacağı da belli. “Reis” kimi onaylıyorsa onlar olacak.

Oysa muhalefet açısından, başta cumhurbaşkanı adayı, bunların henüz bir cevabı yok. Cevabı bugünden beklemek “acelecilik” de olabilir belki. Ama bundan bir yıl sonra durumun şimdikinden daha net olacağının bir belirtisi görülmüyor. Oysa doğal olarak bu hayatî bir konu.

Muhalefete verilecek oyların toplamının % 50’nin üstüne çıkması ihtimali pekâlâ olabilir bir şey. Bu, tabii, birinci tur için geçerli. İkinci tura gelince, Erdoğan’a karşı verilmiş bütün oyların aynı aday için verilmesi ihtimali ise bayağı zayıf. Haziran seçiminde de AKP’ye verilmeyen oylar verilenlerden fazla çıkmıştı. Ama –özellikle de MHP’nin seçtiği davranış biçimiyle– bu durum iktidarı değiştirmeye yetmedi. Muhalefet, bugün de, Haziran’dan yeterli ders çıkarmış gibi görünmüyor.

AKP politikaları gittikçe daha çok sayıda ve kesimde endişe yaratmaya başladı. Gelgelelim, bu insanlar bugünkü muhalefete baktıkları zaman o endişelerini gideren bir tavır ya da söylemle karşılaşmıyorlar. Sayılar, istatistikler üç aşağı beş yukarı belli: AKP oy kaybetmedikçe, bu iktidarın değiştirilmesi ihtimali de oldukça düşük. Ama iş falan filan seçmenin Erdoğan’a oy vermemesinden de ibaret değil ya da o kadar kolay değil. Muhalefetin gösterdiği adaya oy verecek mi? Sözgelişi, AKP seçmenlerinin oy verebileceği bir adaya Halk Partisi’ni destekleyen seçmenler (ya da bunun tersi durum) oy verir mi? Vermezse, iktidar nasıl değişir?

İktidar kendisi de, aleyhine işleyen dinamikler olduğunun farkında olmalı. Şimdiye kadar bu grafikleri en yakından izleyen de oydu. Elinde, iktidar olduğu için, bir yığın avantaj bulunduruyor ve bunları kullanmakta herhangi bir tereddüdü olacağını sanmıyorum. Şu yakınlarda Yüksek Seçim Kurulu konuları açıldı. Buradan uzaklaştırılanlar var, buraya tayin edilecekler de var. Ne gibi işler olacağını şimdiye kadar ne gibi işler olduğuna bakarak anlamak mümkün. Referandumda olanlara bakarak seçimde olacakları tahmin etmek pek güç değil.

Bu gibi konuları kurcalamaya, tartışmaya başladığımızda, ister istemez, “spekülatif” bir zemine kayıyoruz: olduğunda “gerçek” olacak gelişmeler konusunda “spekülatif” tahminler... Seçimin “normal” olmamasından hiç olmamasına kadar uzanan bir yelpaze. Yani zaten OHAL koşullarında ve bugünkü siyasî atmosferi devam ettiren bir ortamda yapılacak seçime “normal” denebilir mi?

Ama öyle olacağı, bu gerilimin devam edeceği, ettirileceği anlaşılıyor. Bugün iktidarın başında, en derin siyaset felsefesi olarak futbol “ilmi”nin “en iyi müdafaa hücumdur” klişesinden başka bir bilgelik almamış bir zihniyet var. Bu zihniyete göre, gerilim, her derde deva. Bu da, elbette, ülke için son derece tehlikeli, son derece sakıncalı bir rota anlamına geliyor. 

Dolayısıyla, böyle bir iktidar karşısında muhalefetin aynı kavgacı üslûptan uzak durması gerektiğini düşünüyorum.

“Kavgacı”nın karşısında kavgacı olmamak kolay olmayabilir. Öncelikle de “teslimiyetçi” olmamak gerekir. Ne kavgacı, ne de teslimiyetçi bir siyasî dil, üslûp bulmak güç olabilir, ama imkânsız değildir.

AKP iktidarı iç politikasıyla da, dış politikasıyla da, Türkiye’yi “normal” bir ülke olmaktan çıkardı. Bu ülke zaten çok kolay yükseltilebilen siyasî gerilimi tarihte görülmemiş derecelerde (iktidar adına konuşan birilerinin adam öldürmeye hangi semtten başlamak gerektiğini anlatabildiği derecelerde) yükseltti. Burada izlenecek strateji bu ocağa kendi toparladığımız yakıtı da boca ederek ateşi büyütmek değil. İlk iş, Türkiye’yi yeniden “normal”e döndürecek söylemi bulmak.

İktidar elbette eleştirilecek, çünkü artık yaptığı her şey eleştiri gerektiriyor. Ancak, bunu yaparken iktidara şimdiye kadar oy vermiş, hâlâ da çeşitli nedenlerle kendini oraya yakın hisseden kesimleri iktidara doğru iten, dışlayıcı, kırıcı bir dil kullanmaktan sakınmak gerekir. Öfke, kindarlık, intikamcılık bugünkü AKP’nin sık sıkı sarıldığı silâhlar. Muhalefetse bunların hepsini mahkûm etmeli. Birinci hedefinin bu düşmanlık edebiyatıyla kirletmiş havaya dağıtmak olduğunu inandırıcı bir şekilde açıklayabilmeli. Muhalefet, iktidarın savaş diline karşı kucaklayıcı barış dilini kurmalıdır.