Anasayfa > Haftalık Yazılar > Hafıza Emeği

Hafıza Emeği

Tanıl Bora

11 Nisan 2018

38 yıl önce bugün, 11 Nisan 1980, halkbilimci-edebiyatçı Ümit Kaftancıoğlu, 12 yaşındaki kızıyla arabasına binerken öldürülmüştü. Öldürüldüğünde 45 yaşındaydı. 12 Eylül öncesinde, aydınları –ekseriyetle sol aydınları– hedef alan siyasî cinayetler dizisinin kurbanlarındandı. 


***

Ümit Kaftancıoğlu’nun oğlunun eşi, günümüzün CHP İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu, 2010 yılı başlarında Toplumsal Bellek Platformu’nun oluşumunda yer alanlardan biridir. Bu platformda siyasî cinayete kurban gitmiş 16 insanın aile fertleri bir araya gelmişti: Kaftancıoğlu’nun yanısıra Doğan Öz, Sevinç Özgüner, Cavit Orhan Tütengil, Cevat Yurdakul, Kemal Türkler, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, İlhan Erdost, Musa Anter, Onat Kutlar, Turan Dursun, Behçet Aysan, Metin Altıok, Nesimi Çimen, Metin Göktepe, Hrant Dink’in aileleri… 9 Şubat’ta, Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde, üç kurban yakınının, Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, Hasret Gültekin’in ailesi, arkeolog Yasemin Cebenoyan’ın kardeşinin katılımıyla, vakur bir açıklama yaptılar. “Yıllardır yaşadığımız ortak adaletsizliği paylaşmaya, bunun tanıklığını yapmaya geldik,” diyorlardı. “Dosyalarımızın çoğu kapatıldı, zaman aşımına uğradı. Dink cinayeti ise henüz örtbas edilme sürecinin içinde” diyorlardı. Peşinden söyledikleri şu cümlenin ağırlığını iyi tartmalı: “Suçlular daha zamanlarını aşmadılar.” Dink davası vesilesiyle, sarkastizmin çeki taşı gibi yüreğimize de oturabilir bu söz – öteki kefeyeyse, bu suçların vicdanlarda asla zaman aşımına tâbi olmayacağına dair imanımızı koyabiliriz. Hafıza emeği, işte bunun için değil midir?

Toplumsal Bellek Platformu sözünü şöyle bağlamıştı o gün: 


“Kinle, öfkeyle, intikam duygularıyla değil, yurttaş sorumluluğuyla ve asla son bulmayacak adalet talebimizle buradayız. Biz, sürekli olarak can alınan bir ülkede yaşayanların çoğalttığı bir aileyiz. Artık çoğalmak istemiyoruz. (…) Bizi öldürenlerin (bunun altını çizin: “Bizi öldürenler…”– T.B.) ardındaki örgütlenmeyi ortaya çıkarmakla yükümlü olan bütün devlet kurumlarını sorumlu sayıyoruz. Bunu yerine getirmedikleri sürece, onlar gözümüzde hep suçlu olarak kalacaklar. Ve her an bu suçun rahatça işlenebileceği düşüncesini iletmiş olacaklar.”

Platform üyeleri, o yılın 30 Aralık’ında, Yasemin Cebenoyan ve Onat Kutlar’ın hayatına son veren bombanın patladığı The Marmara Oteli’nin önünde toplandılar. Bu defa, “PKK’nin Kutlar gibi Kürt sorununa duyarlı birini öldürmüş olmaktan dolayı eylemi savunmadığını ama sorumluluğunu da reddetmediğini” buna karşılık hâlâ özür dilemediğini hatırlatmak için oradaydılar. Yine ‘son söz’ gücünde bir şey söylüyorlardı: “Affedebilmemiz, yakınlarımıza karşı işlenen suçların muhataplarının suçlarının kabulüyle, utançlarını yaşamasıyla, özür dilemesiyle mümkün olur.”

Kayıp acısını ve can değerini iyi bilen bu insanlar; Roboskî’den Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevlerine dek, güncel hadiselere de tepki verirken, adalet talebinin belleğini canlı tutmaya çalışıyorlar (link).

***

Zorlu bir uğraş bu. Çünkü burası, –gülüşün değil ama– unutuşun ülkesi.[1] Travmatik hadiseleri hafızadan silen devlet aklı, unuttururken, siyasî tedrisatın yanı sıra, süper pragmatik modernizmimizin sür’atinden de yardım alıyor. Buna, hafıza kuyusuna sürekli yeni toprak atılıyor olmasını ekleyin. O kuyudan çıkartılması gereken, unutulmaması için çaba sarf etmeyi gerektiren, öyle çok vaka var ki… Son zamanlarda, kendi rekorlarımızı kırıyoruz. Hamit Bozarslan, son iki üç yılda “az zamanda kronolojisi bile tutulamayacak kadar fazla olayın yaşanmasının toplumu sersemlettiğini”, bir tür bunamaya yol açtığını söylüyordu (link).

Milliyetçi söylem, şehadet övgüsüyle, neredeyse yas tutmayı men etmeye bağlanırken, hamasete yaramayan bellek kayıtlarını da silmiyor mu? Keza, yas tutmayı, –en azından “aşırısını”–, dünyevî hayata sarılmanın alâmeti sayan dinî töre de öyle…[2] 

Şu da var: Unutmanın Arapçası, nisyan, Kur’an lügâtında bir zaaftır, “insanın kendisine emanet edileni terk etmesi” anlamına gelir. Ya hafızanın ya kalbin zayıflığından, ya gafletten ya da kasıtlı olarak, diye açıklanır bu zaafın nedeni.

***

57 yıl önce bugün, 11 Nisan 1961, Kudüs’te Adolf Eichmann davası başlamıştı. Holokost’un/ Shoah’ın/Yahudi Soykırımı’nın sorumlu “memurlarından” olan Eichmann’ın yargılanması, bu insanlık suçunun ve “nasıl olabildi?” sorusunun dünya kamuoyuna mal olmasında, kilit bir rol oynamıştır.

İsrail’de ilk defa 1946’da, Polonya’daki bir imha kampından getirilen kemikler törenle toprağa verilmişti. Fakat Holokost’un yasının nasıl tutulacağı hâlâ ‘bilinemiyordu’. Resmî Holokost anma günü ancak iki sene sonra ihdas edildi, ulusal anma mekanı Yad Vashem’in kurulmasıyla ilgili yasa beş sene sonra çıkarıldı. O yıllarda, soykırımdan kurtulanlar bu konuyu hiç konuşmuyor, çocukları onlara bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Dahası, dünya savaşından önce İsrail’e göçmüş veya orada doğmuş olanlar, Soykırımdan kurtulanlara bir tür küçümsemeyle bakıyorlardı: Anavatana gelip “yeni İbrani” ulusunu yaratmak yerine “mülteci” olarak kalmayı tercih ettikleri için, eylemsizce öldürülmeyi bekledikleri için, en son aşamada bile Nazilere direnmedikleri için… Bu “karakter”, kendine bir kahramanlık anlatısı kurmakla meşgul bulunan yeni İsrail devletinin başı dik, çalışkan, direngen imgesine de hiç uymuyordu. Hatta 1940’ların ikinci yarısında, Avusturya’daki holokost kurbanlarının kemiklerini İsrail’i getirmek yerine siyonizmin kurucu liderlerinden Theodor Herzl’ın mezarını getirmeye öncelik vermek gerektiği fikri dile getiriliyordu devlet katında. Çünkü ilki mahvedici bir yenilgiyi, ikincisi ise muzaffer bir yürüyüşü simgeliyordu.

Velhasıl, 1960’ların başına kadar, soykırımdan kurtulanlara pek kulak verilmedi, onların acısına bakılmadı hatta anlatabildiklerinde de fazla kulak verilmedi. Oysa kurbanlar/kurtulanlar da, neden uluslarası siyonist hareketin kendilerini kurtarmak için yeterince gayret sarf etmediğini sorgulamak istiyorlardı.[3] Siyonist hareketin ve İsrail’in, Avrupa Yahudilerinin kaderiyle gerçekten ilgilenip ilgilenmediğine dair kuşku duyuyorlardı. Amerika ve İsrail’deki Yahudilerin 2. Dünya Savaşı dönemini görece tasasız geçirmiş olduklarını, Shoah’la ilgili haberlerden da fazla etkilenmediklerini fark ederek şoke oluyorlardı. Hatta, ömrünü Eichmann gibi savaş suçlularının takibine adayan (“Nazi avcısı”) Simon Wiesethal 1946’da kendi kendine, aslında siyonist hareketin önderlerinin de tıpkı Nazi yöneticileri gibi yargılanması gerektiğini düşünmüştü.

İsrail’de Holokost’u öne çıkarmak istemeyen algının ve politikanın değişmesinde bizzat Wiesenthal’in çabası etkili oldu. Dönüm noktası, işte Eichmann davasıdır. Dava sırasında devlet başkanı Ben Gurion, bu vesilenin özgüveni gelişmiş olsa da henüz ulusal kimliğini oturtamamış genç İsrail için bir kurucu kolektif tecrübe oluşturabileceğini ve bir milli katharsis işlevi görebileceğini sezdi. Bu davanın, İsrail’i soykırımda öldürülen altı milyon Avrupalı Yahudi’nin varisi olarak tescil ettireceğini ve güncel düşmanlarını, Nazilerin yarım bıraktığı işi tamamlamaya çalışan caniler olarak sunmaya elvereceğini düşündü.[4] İsrail, bu korkunç soykırımın hak ettiği yası, layığıyla, ancak 1961’den sonra ‘tanıdı’…

***

Seçilmiş travmadan bahsedebilirsiniz. Veya, hafızanın seçiciliğinden. Dahası, hafızanın yönetiminden, araçsallaştırılmasından, hatta iyice sinikleşerek, hafıza mühendisliğinden…

Bunları tartışabilmek için, hafızaya mukayyet olmak, hafızanın tortusunu süzmek, süzmek, süzmek, hafızayı bilinçle işlemek, hafızaya emek vermek gerek. Sır kâtipliği yapmak için değil, ortak hikâye kurmak için …[5] Ve Hafıza Merkezi’nin (link) düstur edindiği gibi: Hakikat ve adalet için – çünkü hakikat ve adalet, onlara adanmış bir hafızayı gerektiriyor…

[1] Tanıl Bora: “Geçmişle hesaplaşmak: ‘Söyledim ve vicdanımı kurtardım’dan ötesi”, Birikim, sayı 248 (Aralık 2009), s. 7-17.

[2] Asım Öz, bir yerde, “Müslüman olduğumuz ölçüde hafızaya ihtiyaç duymadığımız ve bunun gayet sağlıklı bir şey olduğuna dair kanaatler”in varlığından, “Müslüman unutması gerekeni unutur, yalnızca Müslümanlığıyla ilgili olanı hatırlar” düsturundan söz eder. Asım Öz, “Kenetlenmenin imkânsızlığı –1960-1980 dönemi İslâmcı dergiciliğin macerası üzerine bir değerlendirme”, 1960-1980 Arası İslâmcı Dergiler, Nobel Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 76.

[3] Hannah Arendt, meşhur kitabında, Yahudi elitinin ‘objektif’ işbirlikçiliğiyle beraber, genel olarak siyonizmin politikasını da sorgular: Kötülüğün Sıradanlığı - Eichmann Kudüs’te. Çev. Özge Çelik. Metis, 2009.

[4] Tom Segev: Simon Wiesenthal – Die Biographie. İbraniceden Almancaya çeviren Markus Lemke. Pantheon Verlag, Münih 2012, s. 11-17 ve 191 vd.

[5] www.hafizakaydi.org’un hedeflediği gibi... 2013’ten beri süregelen bu çalışma, 1916 Ankara Yangını’ndan 1980 Çorum olaylarına, 2012’de Adana’da tarım işçisi Emine Akçay’ın onu intihara sürükleyen yoksulluğuna, bir dizi “hikâye”yi anlattırıyor, anlatıyor, hıfzediyor.