Anasayfa > Haftalık Yazılar > Oedipus Karmaşası (XV): Semptomdan Sinthome'a ya da Hikâyelere Neden İhtiyaç Duyarız?

Oedipus Karmaşası (XV): Semptomdan Sinthome'a ya da Hikâyelere Neden İhtiyaç Duyarız?

Erdoğan Özmen

16 Mayıs 2018

Mucizevi bir varlık insan. Çünkü, varlığının tam kalbine yerleşmiş açmaz ve imkansızlıklara mucizevi çözümler üretebildiği olağanüstü bir hayatın öznesi olmak, başka nasıl tarif edilirdi ki? Bundan değil midir insana ve kendimize inanmaktan hiç vazgeçmiyor, en dar zamanlarda bile umutlu olmayı sürdürüyor oluşumuz? En çaresiz ve karamsarken bile hiç tereddüte düşmeden, başımızı öne eğmeden (Selahattin Demirtaş’ın o güzel ifadesiyle söyleyelim) “ayak ucuna değil ufka bakmakta” inat edişimiz? 

BBC Türkçe'de (7 Mayıs 2018) yer alan bir makaleye göre (“İnsanlar hikayelere niçin ihtiyaç duyarlar”); ortalama bir yetişkin uyanık geçirdiği sürenin yüzde altısını çeşitli biçimlerde tükettiği kurmaca hikayelere ayırmaktaymış. Makalede evrimsel psikolojik bir perspektiften hikaye anlatımının/hikayelerin zihni bileyen bir tür bilişsel oyun olduğu, bize başkaları hakkında bilgi verdiği, empati ve zihin kuramı konusunda bir pratik olduğu, zorbalığa karşı durma ve zorba olmamayı öğrettiği, dayanışmanın önemini vurguladığı, bağlılık ve fedakarlık duygularını pekiştirdiği, çok eski zamanlara dair kolektif bir hafıza oluşturduğu, istikrarlı baba ve çekici oğul figürleri aracılığıyla türün devamlılığına katkı yaptığı gibi işlevleri/yararları vurgulanmış.

Hikâyelere ihtiyaç duymaktan öte her birimiz bir hikayeyiz aslında, bir hikaye/anlatı gerçekliği içinde geçen bir hayat yaşıyoruz. “Bilinçdışı Öteki’nin söylemidir” çünkü. Haz verici olduğu ve gerilimi ortadan kaldırdığı ölçüde içimize aldığımız/özdeşleştiğimiz Öteki’nin söylemi ve onun kelimeleriyle kendimize bir kimlik inşa eder, içimizin verili/yapısal boşluğunu tedricen geriletir, kelimelerden ve onların esrarlı güçlerinden kendimize harikulade bir iç yaratırız. Calvino’ya başvuralım yine, ışıklı cümlelerine Onun: “Önce yaşayan bedenlerin bu sözcük barındırmayan dili gelir, …sonra da kitapların yazıldığı ve o ilk dile boş yere çevrilmeye çalışılan sözcükler, sonra da…”

Yine de, yukarıda özetini aktardığım makalenin ıskaladığı temel noktadan söz etmeliyiz. Hikaye çünkü, dilin/kültürün düzenine girerek/kaydolarak/teslim olarak bölünmüş bir özne olarak zuhur edişimizi, böylece bedenden yükselen zevkin (jouissance) imkansız bir statü edinmesini (şimdilik şunu not etmekle yetinelim: Simgesele girerek konuşan bir varlık olmakla zevkin yasaklandığı/imkansız kılındığı bir varlık olmak eşzamanlıdır, birbirinden ayrılamaz, aynı şeydir) üzerini örtmek, sözden mahrum bu kırılmayı/kopmayı biçimlendirmek, orada bulunmayan bir tür tutarlılığı sağlamak üzere vardır. Hikayelere/anlatılara bu yüzden ihtiyaç duyarız. Hikayelerin teselli edici, yatıştırıcı işlevinin kaynağını burada aramalıyız demek ki: En temeldeki yoklukla travmatik bir karşılaşmadan bizi sakınan bir çerçeveleme ve örtme, hayatın dokusunda en başta oluşmuş en yırtığı yamama girişimi olmalarında. Bir hikayenin (tam da kurgusu, sözcükleri, ritmi öyle olduğu için) bizi daha derinden kavrayan ve etkileyen gücü de aynı yerden, o yokluğa/boşluğa uzanabilme, temas etme derecesinden/ustalığından kaynaklanıyor olmalı.

Bu yüzden yukarıdaki makalede sıralanan ihtiyaç/işlev listesi bir yüzey fenomeni olarak görülmelidir. Bu, örneğin içindeki boşluk duygusunun acısını hafifletmek için eksiği olmayan, ve kesinkes bilen kadir-i mutlak/bölünmemiş bir Öteki’den nihai bir teminat/garanti bulma umuduyla birden/şaşırtıcı biçimde hidayete eren histerik/borderline öznenin durumunda karşımıza çıkan şeyin aynısı değil midir? Burada iş başında olan şey, dinsel anlatının, kendi kimliğini teminat altına alarak varoluş sorunlarına bir çözüm getireceği vaadidir. Saf bir yanılsamadır bu, çünkü mutlak garanti sahibi bir Öteki ile aynı histerik özdeşleşme kipine, aynı sorunsala bağlı kalmanın, demek temeldeki soruna yapışıklığı sürdürmenin farklı bir versiyonundan başka bir şey değildir. Ya da, temel meselesi kendinin atıl/edilgen -şu halde cansız/ölü- bir nesne olmadığını kanıtlamak, buna bir yanıt bulmak olan obsesif öznenin, (örneğin temizlik takıntısına) mütemadiyen daha inandırıcı açıklamalar getirme çabasında da aynı şeyi görmüyor muyuz? Daha inandırıcı her açıklama, sürgit tekrarlanan rasyonalizasyonlar etrafında oluşan o anlatı, obsesif yapıyı sağlamlaştıran, onun kırılmasını/dağılmasını engelleyen şeyin ta kendisi değil midir? Demek psikanalizi/psikoterapiyi, kişinin kendi hayatına ilişkin bir anlatı oluşturmasının bir vesilesi/aracı olarak gören günümüz modasına yüz verilmemelidir. Bir de, kim olduğumuzun sırrına/hakikatine ermek için, asıl olarak hayat hikayemizin satırları arasında gizlenen ve anlatamadığımız -her iki anlamda da sözün işleyemediği- şeylere, dilimizin sendelemesine ve cümlelerimizin yarıda kesilmesine yol açan, ve aklımızı karıştıran tuhaflıklara, bloklara, sürçmelere, kendimize çelme taktığımız yerlere, demek anlatının çöktüğü/dağıldığı yerlere bakmamız gerektiği için demek ki.

***

Semptomun ve/ya da bastırılanın geri dönüşünün kaçınılmaz olduğundan söz ediyorduk. Başka türlü de söyleyelim; İnsanın üç farklı -öyle denebilirse eğer- tözünün, varoluşunun üç temel veçhesinin, üç temel varoluş harcının, yani cinsellik, arzu ve zevk meselelerinin ortaya çıkma biçimleri, değişimleri ve birbiriyle ilişkileri bakımından semptomsuz özne yoktur. İnsan-özne işte bu üç alandaki travmatik karşılaşmalar, aşırılık ve yetmezlikler aracılığıyla kendini aramaya/kendine varmaya koyulur; kendini, kendi hakikatini tam da o yolculuk sırasında inşa edeceğini çoktan biliyordur çünkü. Lacancı psikanaliz geleneğinin semptomu evrenselleştirme jestinin meşhur formülasyonlarını; yani kadın erkeğin, baba oğulun semptomudur ifadelerini de bu bağlamda düşünmeliyiz demek ki. Yine aynı bağlamda Oedipus karmaşası da bizatihi bir semptomdur artık. Varlığı bir arada tutan tutkal, menteşedir semptom. Zizek’ten aktararak söylersek; “Neredeyse varolan her şey bir semptom haline gelir… Hatta semptomun, “niye hiçbir şey değil de bir şey var?” şeklindeki ezeli felsefi soruya Lacan’ın verdiği nihai cevap olduğu bile söylenebilir - hiçbir şey yerine “var” olan bu “bir şey”dir aslında semptom.”

Zizek’le sürdürelim:

“Lacancı öğretinin son safhasının bakış açısından bakıldığında, semptom, zevkin (enjoyment) gerçek çekirdeği olarak kavranan; yani bir fazla/artı(k) (surplus) olarak ısrar eden ve anlamını açıklama, sözcüklere dökme yoluyla ehlileştirmeye (şehirlerimizin ‘semptomları’ olarak kenar mahalleleri ehlileştirmeye yönelik stratejileri adlandırmak için benimsenen bir terimi kullanmama izin verilirse), mutenalıştırmaya, ortadan kaldırmaya yönelik bütün girişimler aracılığıyla geri dönen şeydir…

…Burada aklımızda tutmamız gereken şey, semptomun radikal ontolojik statüsüdür: Sinthome (zevkin nüfuz etmiş olduğu belli bir anlamlandırıcı oluşum olarak semptom) olarak kavranan semptom, düpedüz tek tözümüz, varlığımızın tek pozitif dayanağı, özneye tutarlılık sağlayan tek noktadır. Başka bir deyişle, semptom, bizlerin -öznelerin- zevkimizi, dünyada-oluşumuza asgari bir tutarlılık sağlayan belli bir anlamlandırıcı, simgesel oluşuma bağlama yoluyla ‘delirmekten kaçma’, ‘hiçbir şeyi (radikal psikotik otizmi, simgesel evrenin yıkımını) değil de bir şeyi (semptom-oluşumunu) seçme’ biçimimizdir.”[1]

Şu halde Oidipus karmaşası/Oidipal yapıyı da zevkin (jouissance) imkansızlığı bağlamına yerleştirerek kavramamız gerekir. Dürtünün Gerçek’i etrafında Öteki aracılığıyla oluşan imgesel bir yapı, o imkansızlığın zorunlu bir uğrağı/biçimlendirilmesi olarak. O imkansızlık, bir yasağa dönüştürülerek sonsuz bir arzu ve semptom oluşumu dinamiğiyle sonuçlandığı ölçüde, her bir nevrotik semptom Oidipus karmaşasının belirli bir oluşumudur artık. Dolayısıyla bu, klasik Freudçu öğretideki, psikanalitik pratiğin erkeklerde kastrasyon anksiyetesi kadınlarda ise penis hasedinin temel biyolojik kayasına toslaması ve böylece ödipal yapının ortadan kaldırılamaz -ve babayla özdeşleşmenin kaçınılmaz- olduğu tezini yeniden formüle etmeyi gerekli kılan bir alan/kayma yaratır. Lacan’ın, psikanalitik pratiğin nihai amacını semptomla özdeşleşme olarak tanımlarken yaptığı şeydir bu. Kendi uydurduğu ve üç farklı göstereni (symptom, saint homme, Saint Thomas: semptom, kutsal insan, Aziz Thomas) kuşatan sinthome’la, sinthome olarak semptomla özdeşleşme.

“Eğer bu radikal boyuttaki semptom bağlarından kurtulmuş durumdaysa, bu düpedüz ‘dünyanın sonu’ demektir -semptomun tek alternatifi hiçliktir: saf otizm, ruhsal bir intihar, simgesel evreni bütünüyle yıkma raddesine bile varacak ölçüde ölüm dürtüsüne teslim olma. Lacan’ın psikanalitik sürecin sonuna ilişkin nihai tanımının, semptomla özdeşleşme olması da bu yüzdendir. Hasta, semptomunun Gerçek’inde, varlığının tek dayanağını fark edebildiğinde analiz amacına ulaşmıştır. Freud’un wo es war, soll ich werden (idin olduğu yerde ego da olacaktır) sözünü bu şekilde okumamız gerekir: Sen, özne, kendini semptomunun çoktandır bulunduğu yerle özdeşleştirmelisin; semptomunun ‘patolojik’ tikelliğinde varlığına tutarlılık veren unsuru tanımalısın.”[2]



[1] S. Zizek; İdeolojinin Yüce Nesnesi, Çev. Tuncay Birkan, Metis, 2002, s. 84, 90 (metinde “keyif” olarak çevrilmiş “enjoyment” için “zevk”i (hep öyle kullandığım için) kullandığımı belirteyim).

[2] A.g.y., s. 90.