Anasayfa > Haftalık Yazılar > Sapıklığın Sıradanlaşması (I)

Sapıklığın Sıradanlaşması (I)

Erdoğan Özmen

26 Temmuz 2018

Farklı tarihsel-toplumsal dönemlerin kendilerine özgü, kendi karakteristiklerini yansıtan farklı ruhsal karşılıkları oluyor. Denebilir ki, her dönem kendi ruhsal yapısını, kendi öznelliğini üretebildiği ölçüde yerleşip katılaşıyor. Bir noktadan sonra o öncelik ilişkisi bile yer değiştiriyor, karşılıklı bir hal alıyor sanki. Söz konusu ruhsal yapının genelleşmesi mevcut toplumsal formasyonu yeniden üreten başlıca dinamik haline geliyor. Toplumun somut hali ya da rejim önce ruhlarımızda meşruiyet ve haklılık kazanarak gerekçelerine kavuşuyor. İç dünyalarımızdaki rıza, onay ve teslimiyet sayesinde verili toplumsal yapının kendini yeniden üretmesi mümkün oluyor. Toplumsal sahnedeki maddi eşitsizlik, sömürü ve adaletsizlikleri üreten çarklar önce içimizde dönmeye başlıyor. 

Demek istediğimi daha kesin söylemek için kaba ve çok genel bir liste oluşturmam gerekirse: Kapitalizmin erken dönemlerine (ilkel sermaye birikimi koşulları) tekabül eden öznellik biçiminin obsesif, geçen yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın ilk yarısı için histeri (demek “katı olan herşeyin buharlaştığı” dönemden söz ediyoruz: Öznelliğimizin dil, dünyadaki ötekiler ve zevk/tatmin biçimleri ile ilişki içinde yapılandığını, ve cinsiyetler ve kuşaklar arası meselelere ilişkin oluşturduğumuz yanıtlar ve müzakerelerle nihai biçimine kavuştuğunu dikkate aldığımızda, ilgili referans, yanıt ve çıpaların dağılmaya yüz tuttuğu, “kimim ben?” sorusunun bütün ağırlığıyla ruhları bunalttığı ve belki de bu sayede Freud’un psikanalizi düşünmesi ve kurmasının mümkün hale geldiği dönem bu), ve 1980 lerle birlikte, yani neoliberal/postmodern kapitalizmin dünyayı yekpare bir pazara dönüştürmesi, sermaye ve meta dolaşımının geleneksel kanallarına ek olarak yenilerini icat etmesi, ve buna uygun olarak sınırsızlık, kuralsızlık, ölçüsüzlük ve hukuksuzlukla işleyen devasa bir makineye dönüşmesi. Bir yanda birden kotarılan manipülasyon ve spekülasyonlarla korkunç servetlerin biriktiği, diğer yanda daha önce hiç görülmemiş bir yersiz-yurtsuzlaşma ve yoksullaşma eşliğinde karanlık sulardan çocuk, kadın, erkek cesetlerinin toplandığı bir dünyadaydık artık. Birtakım finans merkezlerinde pişirilen kararlarla bir gecede güvencesiz/geleceksiz/kimsesiz kalakaldığımız bir çölde. Daha alt ve uç düzey bir histeri biçimi olarak borderline durum (ve panik ataklar/depresyon) bu dönemin imkansızlıkları ve müşkülatlarını karşılama biçimiydi belki de. Belki de o durumlar, diğer ruhsal süreç ve dinamikler saklı kalmak kaydıyla, kendi içimizde uçları ve sınırları, dağılma ve çözülmeyi yoklamanın/test etmenin ve ehlileştirmenin/biçimlendirmenin bir yoluydu. Ruhlarımızda açılan yarıklara, uçurumlara bakabilir olmanın farklı bir yolu.

Ve nihayet günümüz total kapitalizmini temsil eden, demek onu yeniden üreten ruhsal yapıdan söz açmaya çalışıyorum. Geç kapitalizmin hakim öznellik biçiminden, sapıklıktan. Ve sapıklığın sıradanlaşmasından. Sapıklığın artık sapıklık olarak bile teşhis edilemeyecek denli sıradanlaşması ve bütün ilişkilere sızmasından.

Ya da, insanlık durumumuzun günümüzde maruz kaldığı derin mutasyondan, insanlık durumunun bariz gerilemesinden. Çünkü iç dünyalarımızda tüm ruhsal yapı ve örgütlenmelerin (psikoz, sapıklık ve nevrozun) çekirdeklerini muhafaza ederek büyüyor ve olgunlaşıyoruz. ‘Normal’ ve uygar bir nevrotik birey oluşumuz, kendi psikotik ve sapık eğilimlerimizi ne ölçüde kontrol edebildiğimiz ve geriletebildiğimizle ilgili bir bakıma. Şöyle de söylenebilir: Psikozu/deliliği ve sapıklığı kapsadığı ölçüde çözerek ve aşarak ulaştığımız uygar/nevrotik evreyi şimdi geriye doğru kat etmekle meşgulüz. İnsanlığın en zavallıca yolculuklarından birisi bu.

***

Hemen her zaman ve her medeniyette en fena kötülükleri yapabilen, insanlığa duyduğumuz inancı ve güveni derinden sarsan, her birimizi tarifsiz bir utanca boğan, türümüzün yüz karası insanlar eksik olmuyor şüphesiz. Ancak işkence/şiddet pratiklerinin ve acımasızlığın, yalancılığın ve yüzsüzlüğün, iki yüzlülüğün ve utanmazlığın, gaddarlığın ve vicdansızlığın toplumsal sahneyi işgal ederek derinden belirlediği, toplum olma vasfımızı mütemadiyen aşındıran ve tahrip eden ürkütücü bir yaygınlığa ulaştığı bu dönemin yine de ayrı bir yeri yok mu?

Çocukların istismar edilmesi ve pedofili pratiklerinin, ufacık hayvanlara kadar uzanan vahşi eziyetlerin, sıradan hayatlarımızı kat eden gözü kara bir güç ve iktidar arzusunun, komşusunun ızdırabı ve çaresizliğiyle zevklenen bir insanlık durumunun aynı dönemde karşımıza çıkması tesadüfi sayılmamalıdır. Bunu, zamanımızın en belirgin semptomu olarak kaydetmeliyiz: Kendi gibi olanın, yanıbaşındakinin, komşusunun, kardeşinin gördüğü zulümden, onun çektiği acıdan haz almak, dahası bunun bile ötesine geçen bir haletiruhiye bu; tiksindirici bir zevklenme hali, çirkin bir tatmin biçimi. Toplumu ve ilişkilerimizi çepeçevre saran ağır nefret ve hınç enerjisi, bencillik ve acımasızlık, adalet duygusunun kaybı ve yasadışılık işte o vasattan besleniyor. İçleri kin ve nefrete kesmiş, merhametsiz irili ufaklı tüm despotlar o zemin sayesinde sebep ve varlıklarına kavuşuyor.

Söz konusu bu sapık kısa devreden hiçbirimiz muaf değiliz belki de. Belki de belli ölçülerde her birimiz aynı sapıklık kipinin “kurbanlarıyız”. Günümüzün güç ve iktidar söylemi/pratikleri (ve bunun hemen yamacında gelişen nefret söylemi/pratikleri: ötekini kendi varlığına tehdit ve onun yok olmasını kendi varlığının koşulu sayan; ve belki de bencilliğin en aşırı biçimi olarak düşünmemiz gereken ve tüm toplumsal alanı kat eden günümüzün en çarpıcı semptomu) güç/iktidar sahipliği (daha bireysel düzeyde, kendini ne pahasına olursa olsun iktidarın/gücün alanında konumlandırma ve güce/iktidara her durumda yaltaklanma vb. olarak zuhur eden) söz konusu sapık kısa devrenin tetikleyicisi olarak kavramalı değil miyiz? Din ve inanç sistemlerini, ahlak ve vicdanı, hak ve adalet duygusunu, iyilik ve kötülük ölçütlerini hızla ortadan kaldıran, yüce makam ve şahsiyetleri paçavraya çeviren, korkunç bir güç/iktidar arzusu. Kendi ahlak ve doğru/yanlış sisteminin ötesinde hiç bir tabiyet ve kutsal tanımayan gözü kara bir iktidar/güç iştahı, açlığı, aşkı. Demek günümüzün bu iki hakim fenomenini, bu iki semptomu, sapıklığı ve iktidar/güç arzusunu bir arada düşünmeli, aynı düzleme yerleştirmeliyiz. Günümüzün en belli başlı politik vazifesidir bu.