Anasayfa > Haftalık Yazılar > Öldürmeyeceksin

Öldürmeyeceksin

Murat Belge

08 Ağustos 2018

Tevrat’ta Musa Tur-u Sina’ya tırmanır ve Yahoveh’den “On Emir”i alır. Bu “Emir”lerin altıncısı “Öldürmeyeceksin” der. “İdam”ı fersah fersah aşan bir genellikte bu “Emir”. İdam karşıtlarından başka “Vegan”lar da buna başvurabilir.

Böylece Yahudiler açısından “öldürmemek”, en temel dinî vecibelerden biridir. Tevrat’ı kutsal metin olarak kabul eden Hıristiyanlar açısından da öyledir. Durum böyle olduğuna göre öldürmemişler midir?

***

İslâm’da böyle bir kesinleme yoktur. Öldürmenin gerektiği durumlar (hattâ biçimi) belirtilmiştir. 

Zaten dört halifenin üçüne, eceliyle ölmek nasip olmamıştır.

Seksenli yıllarda, Kenan Evren yönetiminde, idamdan geçilmiyordu. Bazılarımız da hep olduğu gibi idam cezasının kaldırılması için mücadele veriyorduk. Vaktiyle MSP içinde önemli roller oynamış bir siyaset adamından imza istedim. “Bir Müslüman olarak bunu desteklemem zor,” dedi. “Kur’an’da yeri var. Genel olarak idamın toptan kalkmasına değil ama bu şekilde, bu insanlara uygulanmasına karşı çıkabilirim.” Ve imzaladı.

Türkiye “Avrupa Birliği Şekerlemesi” karşılığında idam cezasını hukuk sisteminin dışına çıkarmaya razı olabildi. Ancak şimdi, İslâmcı siyaset adamı Tayyip Erdoğan’ın (Bahçeli’den de önemli destek alarak) idamı geri getirme çabalarını gözlemliyoruz. Bunun maddi sonuçlarını saymaya gerek yok. “İdam”, iç politika dışında, Erdoğan’ın Batı dünyasından, sorumluluğu Batı dünyasına atarak boşanmasını kolaylaştıracak araçlardan biri. Onun için sürekli, “Önüme gelsin, ben imzalarım” diyor. Yani talep aşağıdan, bu ülkenin halkından gelen bir talep olacak, o da “halkçı” bir Başkan olarak, onayını verecek. Buna karşılık AB “Burada vedalaşıyoruz” derse, Başkan, “İşte onlar sizin iradenizi böyle karşılıyor” diyebilecek.

Bu arada Papa Francis, “Papa” olarak, idamı telin etti. Bu çok önemli bir olay. Zaten Papa Francis kendisi önemli bir olay ve bu gibi davranışlar göstermeye devam edeceği anlaşılıyor. 

Ama biz önce şu “idam” konusuna bakalım.

Belli ki Papa, teolojik dayanak olarak, “On Emir”in altıncısına dayanıyor. O “Emir”de zaten hiçbir tartışma imkânı bırakmıyor: “Öldürmeyeceksin”. “Falan koşullarda, falanca işi yapanı, insanlıkdışı davrananı, vatana ihanet edeni öldürebilirsin” yollu bir dip notu, düzeltme, şerh v.b. yok. “Öldürmeyeceksin”. Nokta.

Bu saydıklarım “yok” ama bir şey var: Tarih! “Emir” orada. Pratik burada. Gelgelelim Papa, Katolik dünyada bu pratiğin sonunun gelmesi gerektiğini ve geldiğini ilân ediyor: Devlet eliyle insan öldürmek, insan hayatına, insan onuruna aykırıdır ve dolayısıyla kabul edilemez.

Papa’nın çıkış noktası bu ilkesel nokta. İdama karşı olan bizlerin de böyle olmalı. Böyle olmalı ama bu ilkesel zorunluğun yanısıra birçok somut, pratik neden de var. En başta, idamın “tersinmez” (geriye dönülmez) bir eylem olması. Yanlış kararlarla pisi pisine adam öldürüp sonra da suçsuz olduğunun anlaşıldığı dünya kadar örnek var. Düzeltilmesi imkânsız durumlar. Bundan sonra tekrarlanmayacağının hiçbir garantisi yok. 

İkinci önemli konu, insanın değişkenliği. Benim gençliğimde, Amerika’da, Kaliforniya’da, Chessman olayı vardı. Chessman yoksul bir ailenin çocuğuydu ve genç yaşında suça bulaşmıştı. Hapishaneye girip çıkmıştı. Geceleri âşık çiftleri soyan, bu arada kadın kaçıran “Kırmızı Işıklı Haydut” olduğu suçlamasıyla yakalandı (1948), yargılandı. Kimseyi öldürmemişti ama o zamanın yasalarına göre zorla kadın kaçırmanın cezası idamdı (“insanların değişkenliği” diye başlamıştım ama yasalar da değişken olabiliyor).

Chessman’ın işi uzadı. Temyizler şunlar bunlar, on iki yıl geçti. Bu arada birçok kitap yazdı. Kitapları çok okundu. Savunduğu başlıca konulardan biriydi “değişim”: “ben 1948’de şu suçu işlemiş adam değilim artık” diyordu. “Siz o suçu işlemiş kişiyi değil, ondan çok farklı birini idam edeceksiniz.” Ayrıca, o suçları kendisinin işlediğini de hiç kabul etmedi.

1960’ta Kaliforniya Valisi Chessman’ın idamını bir kere daha erteledi ama Kaliforniya Meclisi bunu müebbede çevirmeyi reddetti. Chessman o yıl öldürüldü – yani “idam edildi”. 39 yaşındaydı. Birkaç yıl öncesine kadar yaşıyor olabilirdi. Kim, ne kaybederdi?

Şu sıralarda bunun beteri olmakta: New York Times’da okuduğuma göre Carey Dean Moore adında, 60 yaşında biri, 38 yıldır “ölüm sırası” denen, idamdan yargılananların sıra hücrelerinde yaşamakta. Ne yaptı da yargılanıyor? 38 yıldır, kaç kişinin hatırında kalmıştır? 38 yıldır öldürülmemiş olmasından kim ne zarar gördü?

Bizde çok sık görülür: Vahşi bir cinayet olur (vahşi olmayanı olamaz ya); öldürülenin yakınları öldürenin de ille öldürülmesini ister. İlkel bir şeydir bu. Yontulmamış öfke, intikam duygusu. “Falanca öldürülsün” demenin, diyenin ahlâkî yapısında ne gibi zaaflarını sergilediği hiç düşünülmez. Çünkü ona bunun doğru olmadığı öğretilmemiştir. Böyle duygulanmazsa öldürülen yakınını yeterince sevmediği öğretilmiştir.

Sözünü ettiğim bu adam, Moore, Nebraska’da. Nebraska’da ölüm cezasını lağvetmek üzere hareket başlatılmış. Vali Rickett karşı kampanya açmış. O, Moore’un öldürülmesini istiyor. Niçin? Kime ne yarar sağlayacak? Belli değil. Ama ısrar ediyor. Rickett bir Katolik. Şimdi, Papa’dan sonra ne diyecek, ne yapacak? O da henüz belli değil. Ama belli olan bir şey var: Donald Trump, Rickett’i, Supreme Court’a aday göstermiş.

İdam cezasının varlığının, ibret olduğu, bu gibi suçların işlenmesine engel olacağı gibi “argümanlar” artık kimseyi inandırmıyor. İşte Teksas, idamı uygulamakta en ısrarlı devletlerden biri. Herhalde ibret olmuyor ki en çok idam görülen devlet orası. “İbret” olmuyor, sanki “örnek” oluyor.

Biz gelelim gene Papa’ya. Francis’in Arjantinli olması dışında hiçbir şey bilmiyorum hakkında. Ancak varlığını anlamlı buluyorum. Bilindiği gibi 1978’de Polonyalı Karol Woytyla Papa oldu. Seçilmesi için ABD elinden geleni yaptı çünkü onunla birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı hareket edilebileceğini biliyordu. Böyle de oldu. II. Johannes Paulus oldukça geleneksel, göreneksel bir Katolik’ti. Vatikan’ın, bizim burada Kardinal Roncalli olarak tanıdığımız XXIII. Johannes’in kısa süreli (1958-63) papalığından sonra yerleştirdiği “Muhafazakâr Papalar” çizgisiyle uyumluydu. Kilise ile modern dünya ve çağdaş entelektüel gelişme arasında uzlaşma kurmaya yönelik her türlü girişimi aforoz etti. Yerine tavsiye ettiği Benedict de aynı mizaçta bir adamdı ama o Papa olarak devam etmek istemedi. Papalık tarihinde görülmemiş bir iş yaparak “istifa” etti (2013’te) – daha doğrusu, böyle bir kurum bilinmediği için “emekliye ayrıldı”. O zaman Francis’te karar kılındı. Ben bunu, Vatikan’ın bu muhafazakârlık politikasını hiç değilse bir süre durdurmaya ya da değiştirmeye karar vermesi olarak yorumluyorum. Böyle yorumlamamı en çok kolaylaştıran da Francis kendisi oldu. “İklim değişikliği” için mücadelesi, “Katolik Kilisesi eşcinsellerden özür dilemeli” demesi, şimdi “idam”la ilgili çıkışı ve daha birçok sözü, davranışı ile Katolik Kilisesi’nin bazı önemli “dogma”larını esaslı bir şekilde sarstı.

“İnsan onuru”... Böyle şeyleri tartışma ihtiyacı bizim toplumumuzda özellikle büyük bir ihtiyaç. Çünkü oldukça insanlıkdışı bir ahlâk bütün topluma dayatılıyor, empoze ediliyor. Ve bunlar dinî kılıflarda paketlenerek önümüze sürülüyor. Bu toplumun çok, ama çok uzun bir zamandır, böyle konuları –birtakım fetvalar dışında– tartışmamış olduğu da bir olgu. Sonuçları belli.