Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kılıç Ali'nin Anıları

Kılıç Ali'nin Anıları

Murat Belge

18 Ağustos 2018

Kılıç Ali’nin Anıları’nı yeni okuyup bitirdim. İş Bankası’ndan yayımlanmış. Epey yer tutan fotoğraflarla 800 sayfayı bulan büyük bir kitap.

Kılıç Ali’nin “anılar”ı sözkonusu olduğunda, bu anıların büyük ölçüde Atatürk’le sınırlı olduğunu söylemek mümkün. Bu iki kişi arasında daha ilk tanışmalarında kurulmuş bir yakınlık var ki hep devam etmiş. Kitabın uzun başlığında “Atatürk’ün sırdaşı” denilmiş ama Kılıç Ali için “fedai” de denebilir. Atatürk, 1938 sonrasında da, bu sefer yokluğuyla Kılıç Ali’nin hayatını biçimlendirmeye devam ediyor.

İnönü, Çankaya’daki sofranın şaşmaz müdavimlerinden, onların Atatürk’le ilişkilerinden pek hoşnut değildi. Dolayısıyla Atatürk’ün ölümünden sonra bu küçük grubun hayatlarının altın çağı sona erdi. Kılıç Ali’nin anılarında, belirli bir noktadan sonra, Bayar’a doğru bir sempati transferi hissedilir. Atatürk’ün İnönü’yü uzaklaştırıp Celâl Bayar’ı başvekil yapması da bu kaymayı takviye eder. 27 Mayıs’ı da gördükten sonra 1971’de ölür.

Kılıç Ali’nin büyük bir sevgiyle ve içtenlikle bağlı olduğu Atatürk’ün aleyhinde bir şey söylemesi, yazması, düşünmesi mümkün değildir. Ancak onun bu anıları yazdığı zamanla “şimdi” arasında birçok değer yargısı değişime uğradığı için onun övgüyle anlattığı bazı şeyleri sonraki kuşaklar daha eleştirel bir gözle görebilir ve değerlendirebilirler. Bu yazıda bu kategoriye uyduğunu düşündüğüm birkaç bölüme değinmek istiyorum.

Ancak bunlara gelmeden önce bir olayın anlatımındaki çok büyük farklılığı göstermek istiyorum. Bu, İzmir Suikast Girişimi’ni izleyen bir olay. İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanma sırası tutuklanan Terakkiperver yöneticilerine gelmiştir. İlk gün Kâzım Karabekir sorgulanır. Onun ifadesi Mustafa Kemal’i kızdırır. Mahmut Goloğlu olayı şöyle aktarır: 

“... böyle bir konuşmaya müsaade ettikleri için de İstiklâl Mahkemesi’ne kızdı. Mahkeme Kurulu’nun Çeşme’ye getirilmesini emretti. O gece verilecek baloya çağrılmak bahanesiyle, İstiklâl Mahkemesi Çeşme’ye getirildi. Mustafa Kemal Paşa onları, balo salonun yanındaki bir odaya aldı ve çok sert bir şekilde azarladı. Mahkeme Kurulu’nun artık baloda duracak hali kalmadı. Mustafa Kemal Paşa’nın önünden geçip gitmeye de cesaret edemedi. Pencereden atlamak suretiyle ancak dışarıya çıkabildiler ve kimseye görünmeden İzmir’e gittiler" (F. Altay, 10 Yıl Savaş: 419; K. Ali, İ.M. Hatıraları, 67-68; Kandemir, İ.S. İçyüzü: 85).” (Goloğlu, Devrimler ve Tepkileri, Turhan Kitabevi, Ankara, s. 204).

Kılıç Ali ise anılarında bir milletvekilinin onları Atatürk’e şikâyet ettiğini anlatır. Mustafa Kemal “Balodan önce bizi akşam yemeğine davet etti” (s. 472)... Gazi, milletvekilinin, mahkeme “bu davada zayıf ve yumuşak davrandığını” söylemiş. “Ben de, mahkeme yetkisinin bilincindedir, diye cevap” verdiğini aktarıyor. Kılıç Ali şöyle devam ediyor:

"O geceki balo uygun bir yer değildi. Sorunun açıklanmasını ertesi güne bırakmayı uygun gördük. Böylesine sinirli bir şekilde ve alkol almış olarak Gazi’ye görünmek doğru değildi [oysa “görünmüş” durumdalar]. Bizi şikâyet eden milletvekili arkadaşın söylediklerinin... ortaya atılmasını da protesto etmek için, hemen baloyu terk ederek İzmir’e dönmeye karar verdik. Ancak bulunduğumuz yemek odasından çıkmak ve salondan geçmek zorundaydık. Salondan geçerken Gazi bizi görecek ve büyük bir ihtimalle alıkoyacak, bırakmayacaktı. Pencereden, birkaç adım alçakta olan bahçeye atlamak zorunda kaldık" (Kılıç Ali’nin Anıları, s. 472-73).

Oldukça farklı iki anlatım. Mahmut Goloğlu’nun kendi “versiyon”unu “icat etmesi” için akla yakın bir neden yok.

Kılıç Ali, Serbest Fırka’nın kuruluşunun ve bunun üstünden bir yıl geçmeden kendini feshetmesinin hikâyesini uzun uzun anlatır. Bu tabii Türkiye’nin siyasî tarihinin tuhaf olaylarından biridir. Kılıç Ali’nin gözünde projenin istendiği gibi yürümemesinin başlıca nedeni Fethi Bey’dir. Bunu Atatürk’ün ağzından şöyle aktarır: “Fethi Bey bu işi yapamadı. Meseleyi ayak takımına intikal ettirdi” (s. 277). Yeni Serbest Fırka’nın çevresine kitleler akmaya başlamış, İzmir’de büyük gösteriler oluyor, filan. Atatürk gerçekten “ayak takımı” dedi mi?

Kılıç Ali “political correctness”ten kimsenin haberi olmadığı bir çağda, olayı kendi “doğal” kelimeleriyle anlatıyor. Bu ortamda Atatürk’ün bizzat “ayak takımı” demesi veya dememesi çok önemli değil: durumun davet ettiği hazırdaki kelimeler bunlar.

Kelimelerden önce onların kaynağı olan genel bakış açısı, yaklaşım, bu türlü bir iktidara karşı oluşacak muhalefetin nirengilerini de belirliyor. Konuşmada “ayak takımı”nın hemen ardından “irtica” kavramı çıkıyor: Mustafa Kemal “böyle bir teşebbüsü derhal bertaraf ederiz” diyor. O tarihte ederlerdi. Ancak 2018 yılında bu tohumlardan çıkıp büyümüş sorunlarla uğraşıyoruz. Kılıç Ali “Sanki yıllardır alttan alta kaynayan bir kazanın kapağı kaldırılmış, bütün buhar dışarı fırlamıştı” diye devam ederken 1930’u anlatıyor ama 2018’i de anlatıyor olabilirdi – tabii 1950’yi de anlatıyor olabilirdi.

Sonra Gazi ile Fethi Bey’in konuşmalarına geliyoruz. “Benim tavsiyelerimi dinlemiş olsaydın... pekâlâ yapardın” diyor Atatürk. “Şimdiden sonra da yapman mümkündür.” Ve bir strateji öneriyor: “Hattâ istersen, gayet samimi olarak söylüyorum, ben de reisi cumhurluktan çekileyim, partinin başına geçeyim. Gelecek nesillere ders olacak şekilde seninle karşılıklı murakabe ve mücadele vaziyetine geçeyim.”

Fethi Bey, bekleneceği üzere, “Paşam seninle hiçbir zaman mücadele edemem” diye cevap veriyor. Böylece çözüme geliyorlar. Atatürk tebliğ ediyor: 

“O halde bu vebali üzerine alma, partini şimdi feshet.”

Böylece Fethi Bey’in, Atatürk’ün emri ile kurduğu Serbest Fırka, Fethi Bey’in yanlışları yüzünden, yine Atatürk’ün tavsiyesiyle [“tavsiye”?] kapatılıyordu” (278-79).

Kılıç Ali’nin bu anlatımı Serbest Fırka encamını aktaran başka anlatılardan ciddi bir şekilde ayrışmıyor. Hikâye, üç aşağı beş yukarı, bu.

Ama Kılıç Ali’nin de bu partinin popülerliğine, ani başarısına bir açıklama bulması gerekiyor. Buluyor da. Muhtemelen bu o zaman değil, sonradan anılarını yazarken düşündüğü açıklamaydı: İnönü’nün kötü yönetimi.

İsmet Paşa’yı şöyle özetler: “Devlet işlerinin sofrada konuşulmasından hoşlanmadığı belli oluyordu” (280).

İsmet Paşa’nın tek derdinin “sofra” olmayabileceğini de Kılıç Ali’nin anılarında okuyoruz: “Bakanların kendisine sorulmadan istifaya mecbur edilişi, yine kendisine sorulmadan bakan atanması İsmet Paşa’ya ağır geliyordu” (298).

Kılıç Ali’nin bunları İsmet Paşa’yı eleştirerek söylemesi insanı şaşırtabilir; ama öyle. “Kabahat onda” üslûbuyla anlatılmış.

***

Kâzım Karabekir Nutuk’a karşı, İstiklâl Harbi’nin kendi bildiği versiyonunu yazar. Olay duyulur ve endişe yaratır. Bu sefer İnönü de endişe duyanlar arasındadır. Cevdet Kerim (İncedayı) bu kitapları matbaadan satın alıp piyasaya çıkmasını engellemekle görevlendirilir: “... saklama imkânı olmadığı için de galiba yaktırdı” (307). Ama endişe bitmez. Karabekir’in elindeki belgeler ne olacak? İnönü çözüm bulur: “Genelkurmay bu belgelere her zaman elkoyma hakkına sahiptir. Bunun için İstanbul Cumhuriyet Savcılığı vasıtasıyla evi aranır, belgeler alınır. Bunda hiçbir sakınca yoktur” (307). Böyle de yapılır.

Bu aşamada Atatürk Genelkurmay’dan belgelerin mahiyetini sorar; aldığı cevaptan sonra “Derhal kendisine iade edilsin” (308) diye emir verir. Ayrıca, “... bilseydim, ne kitapların satın alınmasına ve ne de belgelere bu şekilde el konulmasına izin verirdim” der. Kılıç Ali de bunu Atatürk’ün “demokrat”lığının bir örneği olarak anlatır. Ancak, olay olmuştur ve olay kendisi (yukarıdaki Serbest Fırka olayı gibi) bir “demokrasi tarihi”ne uygun bir anekdot değildir. Belki kendileri için daha sakıncalı belgeler olmasından çekiniyorlardı ve böyleleri ortaya çıkmadığı için rahatladılar.

***

Derken İnönü’nün başbakanlıktan uzaklaştırılması olayına da geliriz. Burada da Kılıç Ali’nin anlattıkları olayın başka anlatımlarından önemli bir farklılık göstermez. Atatürk’ün ağzından, onun niyetini aktarır: “Şeyh Sait olayı sırasında nasıl Fethi Bey’i partiden düşürdüysem, onu da Meclis’te, kamuoyu önünde düşürmekti. Fakat hizmetlerini göz önüne alarak bundan vazgeçtim. Daha ileri gitmek istemedim. Fakat artık af da edemezdim. Mamafih günah bende değil, kendisi sebebiyet verdi. Hattâ şu anda itiraf edeyim ki, onu başbakanlıktan uzaklaştırmakta belki de geç kaldık” (s. 320).

Hiçbir frenle karşılaşmamış bir “tek adam”ın konuşması bu.

Ne kadar doğru, bilmeye imkân yok, ama Kılıç Ali Atatürk’ün İnönü’ye şunları da söylediğini yazıyor:

"Sözüme dikkat et. Sen olmayabilirsin. Şu veya bu olmayabilir. Fakat ben varım, ben! Katalavis!

Atatürk bu “katalavis” sözcüğünü [Yunanca] birisine kızdığı zaman kullanır ve “kafana dank etti mi?” anlamına alırdı. Kendisine özgü deyimlerden biriydi" (s. 327).

***

Kılıç Ali’nin Anıları’nda fazla önemli görünmese de bence ilginç ve anlamlı bir episod var. Atatürk, hayatının son yıllarında, Afyon dolaylarında, trende. Yanında Afyon Valisi Durmuş Bey’le general Mustafa Muğlalı var. Birden valiye soruyor: “Size şimdi herhangi bir emir verecek olursam, bu emrimi derhal yerine getirir misiniz?” Sonra, bunun biraz kuraldışı bir emir olabileceğini de çıtlatıyor. Vali, “... vereceğiniz yasal emirleri derhal yerine getiririm” diye cevap veriyor (s. 343). Bu “yasal” koşulu Gazi’nin pek hoşuna gitmiyor. Aynı soruyu, aynı çıtlatmayla Muğlalı’ya sorunca, “Yahu sen emir verirsin de ben onu yapmaz mıyım?” cevabını alıyor.

Kılıç Ali bunları Muğlalı’nın “yasadışı” sayılacak emri de yerine getireceğine dair teminatını beğenerek, onaylayarak anlatıyor. İyi de, bugünkü hukuk anlayışımızla (hiç değilse bir kısmımızın “hukuk anlayışı” ile) bu takdir edilecek bir şey mi? Bir devlet memurunun “önder”e mi, “hukuk”a mı uymasını isteriz? Mustafa Muğlalı ilginç, çünkü kurala, yasaya, hukuka, insanlığa uymayan bir şey yaptı: “33 Kurşun” olayı. Ayrıca, Hitler taraftarı bir adamdı. Kılıç Ali “Pontus olayında üstün yararlılık göstermişti” diyor ki bu da zaten bir başka yüzkarası olaydı.

***

Türkiye’de yazılmış Atatürk biyografilerinin en ciddilerinden biri Şevket Süreyya’nın Tek Adam’ıdır. Bu iki kelime, Mustafa Kemal’in kurduğu rejim hakkında epey bir şey anlatır. Kılıç Ali’nin “anıları” dediğimiz zaman, bu da bir başka “Atatürk biyografisi”. O da, “tek adam”lık konusunda farklı bir şey söylemiyor.

Atatürk 1938’de öldü. Yani seksen yıl önce. Bu seksen yılda dünyada çok şey oldu, çok şey de değişti. Kılıç Ali Atatürk’ün Recep Peker’le konuşurken İnönü’yü hedef alarak şu sözleri söylediğini aktarıyor: “Recep! Ben bir adamı alır yükseltirim. Fakat o hazmedemez, durumu takdir edemezse ve bilhassa kerameti kendinden bilirse bir gün kaldırır atarım. Ve benim attığım adam, paçavra olur” (s. 580).

Kılıç Ali bunu hayranlıkla hatırlıyor. Bunları bugün bir Cumhurbaşkanı kendi Başbakan’ı için söyleyebilir mi? Söylese şık olur mu? Bugün insanlık, “siyasi önder” denince, böyle konuşan birini mi anlıyor ve özlüyor? Öyle anlayan ve özleyen şüphesiz var. Ama bunlar ileri bir insanlığı temsil ediyorlar mı?

Şu yazıda dokunduğum birkaç örnekte söylenen sözler yalnız bugün değil, söylendikleri tarihte de “Ne oluyoruz?” dedirtecek nitelikte. Ancak bunlar söylendiğinde Mussolini, Franco, Hitler iktidarda. Doğu Avrupa’da bir dizi diktatörlük var. Sovyetler Birliği’nde “Proletarya Diktatörlüğü” devam ediyor ama galiba proletaryanın özel adı Stalin. Tasfiyeler, mahkemeler başlamış. Atatürk’ün sözleri o zaman da herhalde “demokrasi tarihi” literatürüne geçmezdi; ama çok da yadırganmazdı. Hele Osmanlı İmparatorluğu’nda yetişmiş bir general olarak, başka türlü düşünmesi herhalde beklenmezdi.

Onun ölümünden seksen yıl sonra Türkiye’de her türlü yetkiyi kendinde toplayan bir siyaset adamı var. Topladığı yetkiler bakımından sadece Atatürk’le kıyaslanabilir. İnönü’nün ya da Bayar’ın onunla karşılaştırılabilir bir “iktidar tekeli” olmamıştı. Bu olay ilginç bir noktaya geliyor. Türkiye’de devlet yıllar boyunca “Atatürk’ün kurduğu devlet” olarak varoldu. Gayri-resmî ideolojik düzeyde Silâhlı Kuvvetler’in Atatürk’ün mirasının koruyucusu olduğu kabul edildi – kabul etmeyenleri kabul etmeye zorlayacak somut olaylar da yaşandı. Bu süre içinde Atatürk putlaştırıldı, her türlü eleştiriden korundu. Ancak, bunlar olurken ülkede Atatürk gibi yetkiler talep edecek bir siyaset adamı çıkacağı kimsenin aklına gelmemişti; böyle bir ihtimal düşünülmemişti. Şimdi Tayyip Erdoğan Atatürk’ün yaptıklarına uzun boylu saygısı olmayan, bunların büyük kısmını tarihten silmek isteyen, ama aynı zamanda Atatürk’e doğal olarak teslim edilmiş yetkileri ve hattâ daha fazlasını kullanmayı talep eden bir siyasi önder olarak epey bir süreden beri iktidarda. İlginç olan da bu.

Eğer Atatürk bir “demokratik ideal” ise, Erdoğan da onunla aynı yerde duruyor. Eğer bizlerin iddia ettiğimiz gibi Erdoğan anti-demokratik ve otokratsa, Atatürk de öyleydi.

Gene Kılıç Ali’de bir tarihte bir öğretmen grubunun Atatürk’ü ziyaret ettiğini okuyoruz. Gruptan biri soruyor: 

“Birçok Avrupalı yazar eserlerinde sizin diktatör olduğunuzu yazıyor. Buna ne buyurursunuz?”

Atatürk gayet soğukkanlılıkla ve gülerek cevap veriyordu: 

“Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan hüküm veriniz: Ben diktatör olsaydım, siz bu soruyu sorabilir miydiniz?”

Bu aynı konuşma, yakınlarda birkaç kere, Tayyip Erdoğan’la geçmişti. Yani, “diktatör değilim” savunmasının mantığı da aynı.

Şu halde?..