Kırılma*

Tanıl Bora

12 Eylül 2018

Spor (futbol) medyasında bir “maçın kırılma anını” bulma merakı var. Şöyle hükümler verilebiliyor: “Otoriteler maçın kırılma anını 62. dakika olarak gösterdi.” Maç değerlendirmelerinde muhakkak “kırılma anı” faslı yer alıyor. Üç hafta kadar önce Galatasaray-Alanyaspor müsabakasının kırılma anı olarak, durum 0-0’ken Alanya’nın kaçırdığı bir büyük gol fırsatını tespit etmişlerdi. Maçı Galatasaray 6-0 kazandı. Alanya o fırsatı değerlendirse 6-0’a varan gidişat kırılır mıydı, çok şüpheli. Futbol bilgeleri söylerler; kırılma anı denen anlarda gerçekten başka türlüsü gelse, diyelim gol olmuş olsa, gidişatın muhakkak öbür yöne doğru kırılacağının da bir teminatı yoktur, zira o an öyle olmuş olsa oyunun dinamiği değişecek, ondan sonrası da izlemiş olduğumuz gibi akmayacaktır; belki, daha da dramatik nice başka kırılma anı vuku bulacaktır. Galatasaray-Alanya maçında ise zaten kırılma anı falan yoktu. Ama işte popüler futbol söylemi, dramatize edici (bazen de tragedyacı) bir kırılma anına ihtiyaç duyuyor. Nitekim, bazı maçlardan önce “yayıncı kuruluş” spikerleri yorumcudan şu fantastik soruyla kehanet sipariş ediyorlar: “Maçın kırılma anı ne olur?”

***

Futbol söylemi, politik söylemle ve umumiyetle popüler dille alış verişlidir. Carî politika dilinde de, kırılma lâfı kol geziyor.

Söylemeye hacet yok, tarihî dönüm noktaları, köklü değişim anları, geri dönülmez eşikler gerçekten de vardır.

Sahici kırılmaların en yakınını hatırlatmaya gerek var mı… Recep Tayyip Erdoğan, muhtelif konuşmalarında, “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi referandumunu ve geçen ay başımızdan geçen genel seçimi, “kırılma noktası” olarak ilan etmişti ve muhalefet de bunda hemfikirdi. Anayasa hukukçusu İbrahim Kaboğlu, daha 2016 sonlarında, bu değişikliği getiren anayasa teklifini “padişahlık ötesi bir durumu” sistemleştiren “en büyük kırılma” diye tanımlamıştı.

Hatırlatmaya gerek var mı: 38 yıl önce bugün, 12 Eylül 1980, gerçekten bir büyük kırılma anıydı. Belki, en büyük kırılma…

***

Evet, sahiden kırılma anları, kırılmalar var – ama enflasyonist bir kırılma söylemi de var.

Medyadaki “siyaset analizi” dili, tıpkı futbol müfessirleri gibi, hep kırılma anı definesi arıyor. Sözgelimi, Erdoğan ile Gül arasında üç kırılma anı tespit ediyorlar. Erdoğan ile Davutoğlu arasında, 13 kırılma noktası sayana rastladım. “Cemaat ile AK Parti arasındaki kırılma ne zaman başladı?” minvalindeki ‘analizler’, apayrı ve zengin bir bahistir. “ABD’yle kırılma”, bir başka büyük bahis. Irak Tezkeresi’nin reddini mi “büyük kırılma anı” tayin etmeli, Soğuk Savaş’ın bitişini mi? Jeostratejik takılanlar, her vesileyle Ortadoğu ve Avrasya’da “büyük kırılma”dan söz edip duruyorlar. Berat Albayrak, 31 Mart 2018’de, 2019’u, “Türkiye’nin, bu yüzyılın kaderinin şekilleneceği, küresel anlamda bu mücadelenin ortaya koyacağı çok ama çok büyük bir kırılma noktası” ilan etmiş. Kürt meselesinde, Sur’da, sonra Afrin’de “terör örgütünün büyük kırılma yaşadığı” haberleri yapılmıştı. Tabii ekonomik krizle ilgili de, internette “kırılma” ve “kırılma noktası” kelimelerini taratırsanız bol hâsılat alırsınız. Yanısıra, esas “büyük kırılma”nın ailede yaşandığını anlatan bir yazı dizisi de eksik değildir (Diriliş Postası, Ocak 2017).

***

Mühendislikte kırılma tokluğu terimi var; darbelenen-baskılanan malzemenin o enerjiyi emerek –kırılmadan önce– eğilme kapasitesini anlatıyor. Bu kapasite yüksek olunca, malzeme deforme ola ola eğiliyor, sonra kırılıyor, buna sünek kırılma diyorlar – sünen bir kırılma yani. 

‘Malzememizin’ kırılma tokluğu, kırılma lâfına olan açlığımızla doğru orantılı olabilir mi?

***

“Büyük kırılma” başlıklı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini anlatan iki kitap çıkmış: Murat Çulcu’nun 93 Harbi – Osmanlı’da Büyük Kırılma (E Yayınları, 2014) ve Cemal Nar’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Büyük Kırılma (Özgü Yayıncılık, 2014). İkincisi, Osmanlı’nın zayıflamasını ve Cumhuriyet’in onun mirasını reddedişini, yıkıcı, olumsuz anlamda, büyük kırılma olarak gören muhafazakâr-İslâmcı tutumun örneği. Malûm, cumhuriyet, Atatürkçü zaviyedense kutlanacak, olumlu bir kırılma noktası.

Buna mukabil İslâmcı cenahta, “büyük derin kırılma”yı, İslâm toplumlarının, Aydınlanma çağından da önce, aslında 13. yüzyıldan itibaren düşünsel ve felsefî cehdden uzaklaşmasında, içe ve geçmişe kapanmasında görenler de vardır (mesela Atasoy Müftüoğlu).

Malûm, birkaç yıldır Ağustos sonunda Malazgirt’le 30 Ağustos, millî tarih anlatısının rakip kırılma anları olarak yarışıyor. 

Velhâsıl, kırılma anı teşkil ettiğinde birleşilen olaya yüklenen anlam gibi, hangi kırılmanın ‘esas’ kırılma olduğu da, ihtilâf konusu.

***

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”ni tesis eden eşiğin tarihî bir kırılma noktası olduğuna şüphe yok, dedik. Bununla beraber, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının seyri içinde bir dizi başka kırılma anı sayabiliyoruz: 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili anayasa değişikliği referandumu, “One Minute”, 2010 referandumu, Gezi, 17-25 Aralık, “Çözüm Süreci” tecrübesi (ayrıca onun kendi içindeki kırılma anları), 2015 seçimleri süreci, 15 Temmuz… Başkaları da akla gelebilir. 2017-2018 referandum ve seçimleriyle gerçekleşen “büyük kırılma”yı, ancak bunlarla devamlılığı içinde anlayabiliriz. Kırılmanın dramatik-vahim etkisini elbette göz ardı edemeyiz, fakat –eski güzel kavramla– kopuş-devamlılık diyalektiğini, veya kopuşla devamlılığın diyalektik birliğini göz ardı edersek aslında o vahameti de anlayamayız.

Zamanın özsel gerilimi, artık-değil ile (Ernst Bloch’un gözde kavramıyla) henüz-değil arasındadır.[1]  Bu gerilimi unutmamak, onun enerjisini sakınmak gerekir.

Tıpta stres kırığı diye bir terim var. “Teknik anlamda” bir kırık değil bu aslında, kemiğe zaman içinde aşırı yük binmesiyle, çok küçük darbelerin birikmesiyle, zayıf bir noktada başlayıp yavaş yavaş büyüyen ve çok ağrıyan bir çatlak. Kırılmalarımızı, stres kırığı kavramını hatırda tutarak düşünmeli. Sünek kırılmayı da…

***

Tıp tabirine çatmamız boşuna değil; kırılma, travmayı çağrıştırır. Travmayı ve kırımı. Ötüken Osmanlı Türkçesi Sözlüğü’nde “kırılmak” fiilinin anlamları şöyle sıralanıyor: 1. Kırmak eylemine uğramak. 2. Kesilmek. 3. Toplu bir biçimde ölmek; yok olmak; kırana uğramak; telef olmak. 4. (Kumaş, kâğıt vb. için) bükülme veya ağır bir cismin baskısı sonucu kat yeri oluşturmak. Üçüncü anlam: kırım. Kelimenin vahamet ilanına ‘yarayan’ uğursuz çekiciliğinde, bu anlamın tınısını işitebiliriz.

Bilhassa ekonomik söylemdeki kullanımı, kırılmanın kırılganlıkla akrabalığını hatırlatır. Kırılmadan söz ettiğimiz, hele çok fazla söz ettiğimiz yerde, belli ki kırılganlık vardır, kırılganlıklar vardır. Kelimenin uğursuz cazibesinin kaynağında bu da olmalı.

***

Kırılma lâfını çoğaltan cazibede, miladî iddianın, milat duygusunun payını unutmamalı. Devamlılığın teleolojik ve apolojetik bir işlev gördüğü muhafazakâr tasavvura karşı, devrimci bir çıkış... Yeni bir başlangıç yapmak …[2] “Artık eskisi gibi olmayacak” çanları çalarken, silkinmek, yeni bir yola koyulmak…

Buraya yine dönelim.

***

Kırılma lâfının çokluğunu, sadece şu ülke gündeminin darlık buhranlarına bağlamamalı. Zamanımızda zamanın hızlanmasıyla ilgisi var bunun. Modernliğin, Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” diye tanımladığı merhalesiyle ilgisi var: Her türlü rutinin ömürsüzleşmesiyle, güvencesizleşmeyle, emek süreçlerindeki aşırı-esnekleşmeyle, istikrarsızlaşmayla, kısacası prekarizasyonla, iletişimdeki gebertici sür’at ve fragmanlaşmayla, topyekûn hayat akışlarının fragmanlaşmasıyla… Erdoğan Türkiye’sinde, Durarte Filipinler’inde falan yaşamasanız da, büyük alt üst oluşlara uğramasanız da, bütünlük-tutarlılık-devamlılık hissinin zayıfladığı, kırılma tesirinin ve hissinin güçlendiği bir zaman ve zemindeyiz.

Sosyolojik düşüncenin büyük ustalarından Georg Simmel, zamanın yine çok hızlandığı bir zamanda, 19./20. yüzyıl dönümünde, zamanın hızlanması karşısında bilincin fazla mesai yaparak değişime iyi kötü ‘yetişmeye’ çalıştığını, fakat duyguların o kadar kolay yetişemeyeceğini yazmıştı.[3] Belki şimdi de, kırılmadan çok çok söz ederken, dalga dalga gelen alt üst oluşlara aklımızın yanında duygumuzu da yetiştirmeye çalışıyoruz.

***

Neye ‘yarıyor’ peki, kırılmayı tespit etmek, kırılma ilanında bulunmak?

Bir işlevi, alarmizmdir. Acil durumu çağrısı yapmak, silkindirmek. Kuvvetli yan tesiri, felâket tellâllığının felç edici etkisidir.[4]   

Daha hayırlı bir işlevi, –az evvel konuşmuştuk–, bir başlangıç itkisi vermek olabilir. Bu yanıyla, yenileyici, tazeleyici, devrimci bir ideolojik motiftir. Lakin, kırılma ilanı, bilhassa bunun enflasyonist tekrarıyla, bir başlangıç iradesinin, bir devrimci itkinin ikamesine dönüşüyor olmasın? Devrimci bir etki –bazen sadece izlenim– uyandırmak uğruna, kırılma tespitinin içeriği, anlamı tağşiş ediliyor olmasın? 

Yine bu memlekete has değil; zamanımızın aşırı-esnek, güvencesiz, parça kopuk prekarizasyon şartları, “yeniden başlat” (replay) düğmesi etrafında sürüklenen hayatlar kuruyor.[5] Replay tuşuna basarak devam etmek başka, sahiden yeni başlangıç yapmak başkadır.



* Lefkoşa’da Işık Kitabevi’nin bu sene 31.’sini düzenlediği kitap fuarının konusu kırılma idi. Kırılma üzerine düşünüp çalışmama, bu fuardaki düzenlenen bir etkinlik vesile oldu. Toplantıyı düzenleyen Nahide Işık’a, moderatörlüğünü yapan Niyazi Kızılyürek’e ve sağlam sorular soran katılımcılara teşekkür borçluyum.

[1] Rüdiger Safranski: Zeit. Fischer Verlag, Münih 2018, s. 64.


[2] http://www.birikimdergisi.com/haftalik/8676/baslamak#.W5O6ds4zapo

[3] Georg Simmel: Das Individuum und die Freiheit, Wagenbach Verlag, Berlin 1984, s. 192 vd.

[4] Bunun üzerine, Zamanın Kelimeleri’nde de yer alan “Felâket” başlıklı denemede de konuşmuştum: Birikim Kitapları, İstanbul 2018, s. 270-273. Kemal Can’ın 20 Ağustos 2018’de Cumhuriyet’te yazdıklarını ekleyeyim: “Erdoğan’ın çok güvendiği iki önemli muhalefet hastalığı ise, abartı ve kısa menzil aceleciliği. Zaten kötü olan bir şeye felaket demek, beklenen olumsuzluğa dikkat çekmek yerine alarm vermek, yapılan her abartı, gerçekte çözüm olmayan hamlelerle kolay “başarıları” mümkün hale getiriyor. Aynı şekilde, siyaset söz konusu olunca kritik noktaların tek olayla birdenbire geçilmeyeceği de kabullenilemiyor. Ne yazık ki, siyaset hayat kadar hızlı değil.”

[5] Zygmunt Bauman & Rein Raud: Benlik Pratikleri. Çev. Mehmet Ekinci. Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2018, s. 96.