Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kanaat Aydını

Kanaat Aydını

Polat S. Alpman

08 Kasım 2018

Kişisel olanı kamusallaştırmak, sınıf çıkarlarını umumî çıkarlar olarak dayatabilmek egemenlik göstergesidir. Bu egemenlik hali devletin, bürokrasinin ve sermayenin dönüşümünü de içerir. Çeşitli çıkar gruplarının ittifakını içerecek şekilde geniş ölçekli bir bütünleşme olarak kabul edilebilir ve sadece medya manipülasyonun maharetiyle açıklanamayacak kadar gündelik yaşamla iç içedir. Gramsci’nin ‘tarihsel blok’ ya da iktidar bloğu olarak kavramsallaştırdığı ve bir toplumdaki iktidar odaklarının, kurumların, ideolojilerin tarihsel bir zaman dilimindeki birlikteliğinin ifadesi olan bu tanım, hegemonya meselesinin anlaşılması için kritik uğrak noktalarından biridir.

Hegemonyanın, hegemonik olanın sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alanda cisimleşmesi, gözle görünür hale gelmesi için zihniyetlere sirayet etmesi, farklı ideolojilerin içerisine kök salması ve farklı sesler, renkler, fikirler içerisinde gösterebilmesi gerekir. Bu nedenle hegemonya sadece cebre dayanmaz. Cebirden daha çok rızayı mesele eden, fakat bu rızayı oluşturabilmek için her türlü cebri kullanmaya hazır olan bir siyasal-iktisat tekniğinin paradoksal hareketini içerir.

Tarihsel bloğun oluştuğu bir uğrakta hegemonya kurmaya azmeden zihniyetin fikri ve fikri ürünleri, bu bloğun oluşmasına neden olan birlikteliğin kesişmesine neden olan gerekliliklere karşılık geliyorsa uzlaşma, cebir ve kültür arasında kurduğu ilişkiler sayesinde yeni yönetim tekniğinin ve söyleminin meşrulaşmasını sağlayabilir. Bu nedenle modern kapitalist toplumlarda kurulan her tarihsel blok, hegemonya mücadelesinde, farklı kompartımanlarda yolculuk eden ve aynı sınıf içerisinde farklı konumlarda yer alan kesimleri ve katmanları ikna edebilmek için çeşitli söylem mühimmatına ihtiyaç duyar.

Bu söylem mühimmatını tedarik eden -ve her kesimin kendi meşrebine göre bir isim verip münevver, entelektüel, aydın gibi sıfatlarla andığı- bu zümrenin üzerindeki kutsallık örtüsünü çekip atanlardan biri Marx ise diğeri Gramsci’dir. İktidarı ele geçirenlerin hakimiyetlerini temellendirmesi ve güçlendirmesi kadar hegemonyanın kurulması ve sürdürülmesi, rızanın imalatı ve içselleştirilmesi için kalabalıkların desteğini kazanabilmesi için aydınlar, ideolojik ve ahlaki düzenlemelerin başlıca temsilcileridir. Sosyal alan yeni tarihsel bloğun sınıfsal çıkarları için yeniden düzenlenirken aydınlar moral destek kuvvetleri olarak işe koşulur. Hem devlette hem de toplumda birer kanaat makinası olarak çalışan bu zümre, devletle ve egemen sınıflarla toplum arasında aracılık eder ve yukarıdakinin görme, anlama, hissetme biçimini aşağıdakine aktarır.

***

Popülist otokrasi çağında egemenliğin tanımını yeniden düşünmek gerekebilir. Mesela, egemenlik kişisel meseleleri kitleselleştirmektir, şeklinde bir tanım yapılabilir.

***

Popülist otokrasinin her türlü melanetinin açıkça sergilendiği bu çağda, geleneksel ya da organik aydınların geri çekildiği, çekilmeye zorlandığı ve zayıfladığı, kanaat üretme işinin ise bizzat siyaset alanının starları tarafından üstlenildiği bir dönemdeyiz. Mütehakkim sınıfın aydınları popülist otokratların zihnini okumak, onların sürekli değişmekte olan konumlarını kestirmeye çalışmakla meşguller ve kanaat makinası olarak bile pek bir işe yaramıyorlar. Bu çemberin dışında kalmayı göze alanlar ise bir yandan varlık mücadelesi verirken diğer yandan kalabalıklara dert anlatmanın yollarını arıyor. Bu çağın kendine özgü tuhaflıklarından biri olan bu durum, bir zümre olarak aydınların işlevinin çözüldüğü ancak yeniden örülemediği bir ara dönem olarak yorumlanabilir mi?

Söylem mühimmatı üretmekle vazifeli olan aydınların rolünün, meslekten siyasetçi olanlar tarafından aşırılmasının sonuçlarından biri, en güçlü kanaatlerin bile her gün çürümeye ve hızla yeniden bitivermeye hazır sanrılara yerini terk etmesidir. Kanaatler, betonarme yapılarla toplumu bölüp her bölmede yeniden düzenlenirken bu yap-bozun şekilsiz-biçimsiz malzemesine dönüştü ve böylece otokrasilerin imal ettiği sanrılar, kanaatlerin yerine geçip bütün ufku kaplamayı başardı. Çeşitli sanatçıların, akademisyenlerin, eski bürokratların, siyasetçilerin “yandaş” diye isimlendirilen bazı gazete ve televizyonlarda neredeyse gün aşırı çıkan röportajlarında dile getirdikleri “Türkiye çok özgür bir ülke, kim, neden şikâyet ediyor, anlamıyorum” gibi görüşler de kanaat üretmeyi hedefleyen bu söylem mühimmatının işe yaramadığını gösteriyor. Çünkü kanaat üretme işinin temsilcileri artık onlar değil ve kanaatler arası geçirgenliğin mümkün olmadığı yeni ve aşılması zor duvarlar bizzat siyasetçiler marifetiyle sımsıkı örüldü.

Türkiye’deki hegemonya krizinin -böyle bir krizden hala söz edilebilirse- nedenlerinden biri, siyasal iktidarı ele geçirenlerin yeni sınıf iktidarını da ele geçirip temellendirebilmek için kendileri dışındakileri seferber edebilme, en azından onları ikna edebilecek yeterliliği göstermeleriydi. Bunun yolu ise kültürel-ideolojik değerlerin ikamesiydi. Bunun kanaat düzeyinde değil sanrılar olarak gerçekleştirildiğini, bir ölçüde başarıldığını kabul etmek gerek, has-bağçenin dışındaki keskin itirazların kemikleştiğini kabul etmek şartıyla…