Behzat R.

Aybars Yanık

20 Kasım 2018

“Sanatçı hiçbir ideolojiye ait olmamalı.”

Sabah’ın Günaydın ekine bu manşetle çıktı Erdal Beşikçioğlu geçtiğimiz günlerde. Söyleşiyi Tuba Kalçık yapmış. Kalçık, biliyorsunuz bu söyleşileriyle meşhur. Daha önce de “karşı mahallede” gördüğü pek çok ismi ağırlamıştı; ilk anda akla gelenler: Mazhar Alanson, Ahmet Ümit, Halil Ergün, Haluk Levent, Bülent Ortaçgil, Derya Köroğlu, Edip Akbayram, Selda Bağcan.

Erdal Beşikçioğlu ilginç şeyler söylemedi. “Hepimiz aynı gemideyiz,” dedi, “devletim öl deseydi ölürdüm,” dedi, herkes elini taşın altına koysun gibilerden şeyler söyledi. Ahmet Ümit de geminin altını delmeyin, delerseniz hepimiz batarız demişti. Neyse ki kimse delmedi anlaşılan, hâlâ gemiden, denizden konuşabiliyoruz.

Elbette muhalifler sinirlendi, Erdal Beşikçioğlu’nun ne amirliği kaldı (“Behzat R.” demiş biri!), ne tiyatroculuğu, ne artık dizilerde oynayamadığı için yalakalık yapacak kadar alçalması, diz çökmesi…

Ben bu yazıda iki mesele üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle yalakalık. Bir biçimde AKP karşısında konumlan(dırıl)an birileri, havuz medyasına çıkıp muhaliflerce beklenilen/umulan bir beyanda bulunmadığında “yalaka” olarak nitelendiriliyor. Kimse söylediklerini samimi bulmuyor. Geçenlerde Alişan bundan yakındı: Yalaka olmadığını, cumhurbaşkanını gönülden sevdiğini söyledi Kanal D’de yayınlanan 2. Sayfa programında: "Cumhurbaşkanımızı çok sevdiğim için bugüne kadar tek bir şey istemedim. Telefon açıp 'televizyon programı, konser yapmak istiyorum' gibi bir şey demedim." Olamaz mı? Olabilir. Samimiyet testi yapacak değilim elbette ama problem şu: Toplumun büyük bir kesimi, muhalif olarak gördüğü sanatçılar kendileri gibi düşünmediğini ima dahi etse, bunu gerçekten kendi isteğiyle değil, belirli çıkarlar, himayeler ve yakınlaşmalar amacıyla yaptığını düşünüyor. Bu bile başlı başına bir dekadans değil midir? Siyasal anlamda fikir beyan etmenin kamusal saiklerden bu denli uzaklaşması, illa ki bir patronaj ağını hedeflemesi… Peki bunda pay sahibi muhalifler midir -yani böyle düşünmekte-, yoksa bu üst düzey yozlaşmanın, insanın kendisine yabancılaşmasının müsebbibi yıllar yılı bizi yönetenler midir? Dekadans demişken, hatırlayalım, Muharrem İnce’nin seçimleri kaybettiğini kabul etmesini muhalifler içlerine pek sindirememişti. Onca seçim hilesine rağmen çarçabuk havlu attığına öfkelenmişlerdi. Ama neticede ailesinin rehin tutulduğuna inandı birçok insan; “normal” ilerlememişti süreç onlara göre, ilerleyemezdi de. Kaybettiğini kabul etmesi için, tehdit edilmiş olsa gerekti, aksi düşünülemezdi.

Sanatçıların, popçuların, topçuların, oyuncuların siyasi fikirlerini söylemesiyle değil (öyle veya böyle, kendilerini açık etmelerinde bir sorun olmaması gerekir zaten), söylemek zorunda kalmasıyla da bir derdimiz olmalı sanıyorum. Toplumsal eleştiri bazen yüzeyde aleni biçimde görünenle değil, daha derindekiyle iştigal etmeyi gerektiriyor. Erdal Beşikçioğlu, eğer gerçekten geçimini sağlamak, mesleğini icra etmek için çıkıp bunları söylemek zorunda kalıyorsa, kabahatin ne kadarı onundur, bir düşünmek gerekiyor.

Atlayın o zaman bu gemiden!

Olanlar oldu, Erdal Beşikçioğlu’na gelen tepkiler üzerine -linç diyorlar buna!- Günaydın’da Tuba Kalçık, “Beşikçioğlu yerine” eleştiri ve tepkilere yanıt verdi.

Şöyle diyordu: “Bu sözleri bir Yunan eleştirse anlarım ama Türkiye'de doğup büyüyen, bu topraklarda bir yerlere gelen, ev bark kuran, ekmek yiyenler böyle insafsızca eleştirince 'Bunlar hangi ülkenin vatandaşı?' diyorum.”

Yetmedi, “Önceki gün linç timi Erdal Beşikçioğlu için klavye başına geçti,” diye başladığı yazısını şu satırlarla bitirdi: “Madem iktidar düşmanlığınız bu boyuta ulaştı, içiniz bu kadar karardı, nefretiniz dağı aştı... Atlayın o zaman bu gemiden... Buyurun, istediğiniz kara parçasında yaşamakta serbestsiniz.”[1]

Anlaşılacağı üzere, ele almak istediğim ikinci mesele linç. Havuz medyasının bir savunma refleksi de diyebiliriz buna. Sosyal medyada da epey kullanılıyor. Hakaret içersin içermesin, hemen herkes söylediklerine birden fazla kişi, kısa bir süre içerisinde yanıt verdiğinde linç edildiğini, linçe uğradığını düşünüyor: “… söyledim, linç edildim, bu kadar da olmaz!”

Nitekim çok değil, iki gün sonra Hülya Koçyiğit’in Kültür Sanat Politikaları Kurulu'nun toplantısına giderken yere düşerek ayağını kırmasıyla “alay edenlere” şöyle diyor Kalçık: “Yine aynı medya timi iş başına geçti. Bu sefer kim için mi? Bu kez Yeşilçam'ın en önemli kadın oyuncularından Hülya Koçyiğit'i gözlerine kestirmişler … 'Cumhurbaşkanlığı'ndaki işine koşarken düşen...' diye tanımlıyorlar Koçyiğit'in başına geleni...”[2]

Medya timi ne yapmış? “Cumhurbaşkanlığı'ndaki işine koşarken düşen...” diye tanımlamış Koçyiğit’i. Yani? Ne var bunda? İtibar suikastı!

Günaydın’ın 16 Kasım’daki haberinde, inanması güç ancak şu ifadeler yer alıyor: “Organize nefret çetesi”, “milleti bölüp parçalamak”, “itibarsızlaştırma kampanyası”, “bu oyunu bozarız”, “dün ‘kalkışma’ydı, bugün ‘kaşıma’”, “yeter ki sen uyanık ol Türkiye”.

O denli akıl almaz bir dil var ki haberde, şu habere başka bir yerden de bakayım demeyen Koçyiğit’in ayağını “organize nefret çetesi” kırdı sanabilir.

Tarihindeki katliamlarla, saldırılarla yüzleşmeyi hakkıyla becerememiş bir toplumda, en ufak tepkiye “linç” diye bonkörce, bol keseden tepki gösteren bir medyaya maruz kalmamız tesadüf değil. Aynı medya, yaralamak/zarar vermek/öldürmek üzere hazırda bekleyen gerçek linç güruhlarına “öfkeli vatandaş”, onların yapıp ettiklerine “tepki, protesto” demiyor muydu?

Bu enflasyonist kullanımların belirli bir duyarlılıktan ve demokratik ilkeden hareket etmediğini, bunun da magazinselleşme ve lakaydiyle ilgili olduğunu, bir spor yorumcusunun bir futbol takımının uğradığı haksızlıktan bahsederken “jenosit”[3] ifadesini kullanabilmesinden biliyoruz. 

Yeter ki sen uyanık ol Türkiye!



[1] Tuba Kalçık, “Vatan diyeni eleştiren gemiden atlayabilir!”, Günaydın, 14 Kasım 2018.

[2] Tuba Kalçık, “Her seferinde biraz daha çukura giriyorlar”, Günaydın, 16 Kasım 2018.