Anasayfa > Haftalık Yazılar > ...Gibi Unvan ve Lâkaplar

...Gibi Unvan ve Lâkaplar

Tanıl Bora

21 Kasım 2018

Hasan Âli Yücel talebeyken 1908 inkılâbından sonra müfredata giren Namık Kemal övgülerinin onu nasıl şaşırttığını anlatır. Şaşırdığı, Namık Kemal’in lâkapsız-unvansız anılmasıdır: 

“Biz büyüklerimizin adını ya Hazret, ya Radıyallahüanh, ya Aleyhisselâm, ya Türkçe Efendimiz gibi bir hürmet sözüyle beraber anardık. Eğer Namık Kemal, paşaysa Namık Kemal Paşa Hazretleri, hiç değilse Namık Kemal Beyefendi denilmeliydi. Böyle yalın adıyle birinci defadır ki bir büyük adamımızı anıyorduk.”[1]

***

Önümüzdeki pazartesi, “Efendi, bey, paşa gibi lâkap ve unvanların kaldırılması” hakkında kanunun yıldönümü oluyor. 26 Kasım 1934 tarihinde kabul edilen 2590 sayılı kanunun 1. maddesi şudur: 

“Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lâkap ve unvanlar kaldırılmıştır. Erkek ve kadın vatandaşlar, kanunun karşısında ve resmî belgelerde yalnız adlariyle anılırlar.”

Demokrat Parti iktidara geldiğinde Adnan Menderes’in dile getirdiği, halka mal olan ve olmayan inkılaplar ayrımı bilinir. Zavallı unvan-lâkap inkılabı, halka mal olma tartısına konduğunda, Türkçe ezandan bile hafif çeker.   

***

Küçümsemeyin, lâkap-unvan ‘hukukunun’ ilgası, evrensel bir demokratik devrim adımıdır.

Fransız Devrimi, 19 Haziran 1790 Temmuz’da çıkardığı kanunla prens, dük, kont, marki, vikont, baron, şövalye vb. bütün asalet unvanlarını ilga etmişti. 1919’da Habsburg monarşisinin çöküşünün ardından Avusturya’da da aynı şey yapıldı. İsminin önünde soyluluk belirten “von” takısını kullanmak, para cezasına tâbi kılındı. O zamanlar 20 bin kron gibi ciddi bir para, ayrıca hapis cezası varmış. Bugün cezanın caydırıcılığı kalmamış, 14 cent. Gerçi, “von”luğu takan pek kimse kalmamış. Yine de Avusturya Yeşiller’i bu cezanın yeniden ağırlaştırılmasını istiyorlar. Almanya’da Hohenzollern hanedanının hükümranlığının sona ermesinin peşinden, daha yumuşak bir geçiş yapılmış, “von” takısının soyadının bir parçası olarak kullanılmasına izin verilmiş.

Rusya’da da soyluluk unvanları tabii ki Bolşevik devriminden sonra ilga edildi. Bugünse, prens, baron, prens unvanları, 5 ilâ 12 bin Euro karşılığı şecere vesikası ayarlayan aracı kuruluşlarca temin edilebiliyor.

***

“Bizim kültürümüzde” soyluluk olmadığı gururla söylenir. Kurumsal ve ‘güvenceli’ soyluluk olmayabilir, ama Osmanlı toplumunun elbette zümrevî, hiyerarşik bir düzeni vardı ve unvanlar-lâkaplar kişileri ‘tanıtmaktan’ öte konumlarını mıhlıyor, ilişkileri tanzim edici bir işlev görüyordu. Herkes unvanı-lâkabıyla yerini ve haddini biliyordu.

Cumhuriyet fikrinin (evrensel fikri kastediyorum, hususen “T. C.”yi değil!) eşit yurttaşlık kavramı, bunu değiştirmek ister. Her yurttaş, yurttaş olarak eşit haklara ve saygınlığa sahip addedilir. Unvanlardan-lâkaplardan, buna engeller oluşturacağı, en azından gölgeleyeceği için sakınılır. Milliyetçi ülküyle de birleşir bu kaygı. Ziya Gökalp’in “Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı / Türk’üm, bu ad her unvandan üstündür” dizesini hatırlayın; sadece etno-kültürel ad değil, bütün başka ad ve sıfatların millî kimliğin altında erimesi istenir.

2590 sayılı kanun, lâkap ve unvanları “kanun karşısında” yasaklıyordu fakat cumhuriyetçi ideoloji aslında onları kamusal hayattan da kaldırmak, en azından ehemmiyetsizleştirmek istemişti. Erken cumhuriyet döneminde, özellikle cumhuriyetçiliği canla başla benimseyen muhitlerde herkesin sırf “Bay” ve “Bayan” diye anılmasındaki gayret, bundandı. 

***

Erken cumhuriyet lisanının, başta Gazi Paşa Hazretleri ve İsmet Paşa, devletlû şahsiyetler söz konusu olduğunda, 2590 sayılı kanuna behemehal istisna alanı açtığını biliyoruz.

Zaten bu inkılâp umumiyetle ‘tutmadı’, unvan ve lâkaplar, kanun önünde değil ama toplumsal ilişkilerde ve kamusal hayatta sür’atle yayıldılar.

***

Lâkap derken, tabii, “küçük bir çengelli iğneyle yakalarımıza tutuşturulan”, özel, arkadaşça, mizahî, tamamen ‘sivil’ lâkapları kastetmiyorum bu yazıda.[2] 

***

Necip Fazıl’la ilgili anlatılan bir hikâye vardır.[3] Telefonda kendisine “Necip Fazıl beyi arıyorum” diye hitap eden birisine “duyamıyorum, ne dediniz, sesiniz gelmiyor” diye direnmiş, ancak adamcağız sonunda “üstatla mı görüşüyorum?” lâfını sökülünce, “buyurun benim” deyip konuşmayı lütfetmiş.

İnsan Hakları hareketinden bir arkadaşım, ta ’90’larda bir görüşmede bir subaya gayet kibarca “… bey” diye hitap ettiği için dehşete düştüğünü anlatmıştı. 

Eyüp Aygün Tayşir’in akademi âlemini hicveden romanında geçiyor: “… unvanlarını, kabiliyetsizliklerini örten bir kılıf zannettiklerini gördüm.”[4]   

***

Tabii uzun süredir, “başkan” var asıl…

Hacer Ansal’dan dinledim… Kocaeli’de katıldığı sivil toplum ve demokratik örgüt toplantılarında bir noktada dayanamayıp hazırunu uyarma gereği duymuş: “Lütfen, birbirinize hep ‘başkan’ diye hitap etmeseniz, adlarınızı öğrenmek istiyorum.” Bazıları, birbirlerinin adlarını unuttuklarını ya da zaten bilmediklerini söylemişler.

Lâkap-unvan düşkünlüğü, büsbütün değil ama daha ziyade erkek ‘muhabbeti’, galiba. 

***

Başkan, çoğu zaman, Başkanım’dır. Paşam, müdürüm, hocam… İntisap muhabbeti. Bir yüksek yerin, bir otoritenin, bir gücün müntesibi olmanın meşruiyet, güç ve haz payı…

“Hoca” aslında 70’lerde devrimcilerce kullanılmaya başlatıldığında eşitlikçi-demokratik bir hitap şekliydi. Herkes “hoca”da eşitleniyordu. Aslında tıpkı daha önceki kuşaktan gelen “arkadaş”ın yeni versiyonu (“Mehmet arkadaş”). Davaya aidiyet içinde eşitler arası bir bağlılığı da işaretleyen “yoldaş”ın yerlisi. “Hoca”, ilk yaygınlaştığı ODTÜ muhitinde, “bilen/öğretebilecek bir şeyi olan” pâyesini (çalışanlar, öğrenciler, öğretmenler arasında) eşitlemek gibi özgül bir anlam da taşıyordu. Nitekim çıkışında, orijinalinde muhatabınıza “hocam” değil “hoca” derdiniz. “Mehmet hocam” değil “Mehmet hoca”. 

Bugünse, -onu yine bir tür eşit-yurttaş lâkabı olarak kullananlar olmakla birlikte-, “hocam,” çoğunlukla intisap ruhunu üflüyor.

***

Kemalistlerin sevdiği Mustafa Kemal sözlerindendir: “Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.” Şeyhler-müritler de eksik değil (derviş bulmak daha zordur); ama asıl hocalar, reisler, başkanlar, abiler, üstatlar memleketi olmuştur.

***

Kamu’muzun encâmı budur. “Bizim kültürümüz” demeyelim, kamu kültürümüz, böyle şekillendi, böyle yeniden üretildi. Her şeyden önce aile, kamuya galebe çaldı: kamusal ilişkiye, ailevî ilişki hukukunun terimleri damgasını vurdu (abi, yenge…). Kamu’yu anlam yakınlığı ‘avantajını’ kullanarak gasp eden devletin (baba veya -‘iyi ihtimalle’- ana), ailevî ilişki mecazıyla iş görmesi de bunu kolaylaştırmış olmalı. Kuşkusuz, klientalizmle, kayırma ilişkileriyle de alâkalıdır bu ‘kamu açığı’. Ailevî ilişki atfeden sıfatlardan, intisap belirten lâkaplardan, hiyerarşi bildiren unvanlardan daha güven verici bir bağ, bir müktesebat yok. İşaret levhaları misali lâkaplar-unvanlar olmayınca insanlar lâfını sözünü bilemiyor, mesafe ayarları yapılamıyor. “Kim söylüyor?” sorusunun “Ne söylüyor?” sorusunu tamamen bitirdiği politik-düşünsel vasatımıza da uygundur.

***

Aziz Nesin, soyadını seçiş saikini şöyle özetlemişti: “Beni herkes Nesin soyadıyla çağırdıkça, ben de kendimin ne olduğunu düşünmeliydim.”[5] Evet; lâkapsız-unvansız çağrıldığımızda kendimizin, lâkapsız-unvansız çağırdığımızda ötekinin ne olduğuna daha meraklı olmaz mıydık?


[1] 25 Şubat 1950. Hürriyet yine Hürriyet 1. Cilt içinde, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1960, s. 14.

[2] Öylelerini, Tolga Arvas, nefis anlatır: 100 Lâkap – Alınış Velveleleri ile. Ağaçkakan Yayınları, İstanbul 2015. “Çengelli iğne” teşbihi de ondan, s. 11.

[3] Kıymetli “hemşerim” Ergun Aşçı’dan dinledim.

[4] Eyüp Aygün Tayşir: Tuhaflıklar Fabrikası. İletişim, İstanbul 2018, s. 86.

[5] Aziz Nesin: “Otobiyografi”, Kalem Yapın Beni Kalem içinde, Everest Yayınları, İstanbul 2015, s. 70.