Anasayfa > Haftalık Yazılar > Popülizm Karşısında Sosyalistler

Popülizm Karşısında Sosyalistler

Murat Belge

03 Aralık 2018

Popülist ideoloji ve siyasî söyleminin sosyalist ideoloji ve siyasî söylemiyle örtüştüğü alanlar vardır. Her ikisi de toplumun seçkinlerine değil, daha yoksul kesimlerine hitap eder. Toplumda, bu kesimlerde, bu sınıflarda olan şikâyetlerden beslenir. Zaten bu gibi nedenlerle sosyalistler popülizmi özellikle kendilerini iktidardan uzak tutmak için icat edilmiş bir “emperyalist-kapitalist oyun” olarak görmek eğilimindedirler. Bu kesimleri uğradıkları haksızlıklardan asıl kurtaracak olan sosyalizm ve sosyalistlerdir, ama popülistler sosyalizmden kopya çekerek kurdukları söylemlerle onların aklını çeler, oylarını kendilerine doğru yöneltirler.

Değerlendirmeye katılmayabilirsiniz ama olgunun kendisinin uzun boylu tartışılacak bir yanı yok. “Örtüşme” olgusu, geçerlidir.

Bu toplum Serbest Fırka – Demokrat Parti – Adalet Partisi – ANAP duraklarından geçerek bugünlere geldi. Bunların hepsi popülist söylemden yararlandılar, siyasî stratejilerini onun üstüne kurdular. Ama en başarılı popülizmi herhalde AKP ve Tayyip Erdoğan’la görüp tanıdılar.

Burada şaşırtıcı bir durum olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de sosyalizmin en büyük başarısı ilk girdiği seçim olan 1965’te Meclis’e on beş milletvekili sokmasıdır. Yüzde üçlerde bir oy oranı ve “millî bakiye” gibi bir seçim sistemiyle mümkün olan bu başarı tekrarlanmadı. Neden Tayyip Erdoğan ve AKP bu başarı düzeyini sürdürüyor da sosyalizm sürünüyor?

Popülizm toplumun gadre uğramış ya da uğradığına inanmış bir kesimine seslenir ve gaspedilmiş haklarını –ayrıcalıklı seçkinlerden alıp– onlara geri vermeyi vaat eder. Bunun gerçekleşme biçimi kitlelerin popülizme, onun partisine, önderine oy vermeleri, oylarıyla onları iktidarda tutmalarıdır. “X iktidarda olduğu sürece ben de iktidardayım” inancını yaratması gerekir. O “alttaki” için, bu inançtan öte bir iktidar yoktur. Herkesin durduğu, ayak bastığı yer aynıdır. Popülist bir iktidar alt sınıflardan bazı bireylerin zengin olmalarını sağlayan yollar açabilir, çok zaman açarlar. Ama siyasette, karar verme süreçlerinde önderle kitle arasında olması beklenen ilişki bir mutlak itaat ilişkisidir.

Mekanizma burada da anlattığımdan çok farklı çalışmıyor. Şans yardım ediyor olabilir, şudur budur, ama 2002’de iktidara gelen AKP yerini başarıyla koruyor. Kendisini iktidarda tutacak sayıda seçmeni her girdiği seçimde buluyor. En çok “kayıpta” olduğu seçimlerde de “en fazla oy alan parti” olma özelliğini kaybetmedi. Demek ki geniş bir kitleye inandırıcı gelen şeyler söyleyebiliyor. Ve aslında normal olarak “sol”un yapması beklenecek şeyler de yapıyor. Bu, asıl çizgisi değil. Hele siyasî-ideolojik düzeyde gitgide sağa kayan bir strateji izliyor ve zaten bunun sonucunda MHP ile kan kardeşi oldu. Ama zaman zaman akla solu getirecek eylem ya da söylemleri de oldu. Bu, iktidarının daha erken dönemlerinde, “müesses nizam”ın statükocu güçleriyle itiş kakış sürerken daha sık görülebiliyordu.

“Alanlar örtüşüyor” dedim. Evet, ama bu, “aynı şeyleri söylüyorlar” demek değil. Solun önemli bir kesimi, “Onlar din ticareti yapıyor; bununla halkı kandırıyorlar,” şeklinde bir cevap verecektir. Yani gene “eğitimsiz, bilgisiz halk”, “halkı kandıran kötü niyetli politikacılar”, gene “yobazlar” v.b. Bunun böyle olduğu kanısında değilim. Bu toplumun ideolojik ufku şüphesiz her türlü sağ düşünce biçimiyle sarılı; hayat alışkanlıkları da öyle. Ama kitlelerin AKP’ye verdiği destekte sınıfsal tavırların önemli bir payı var ve insanların siyasî karar vermelerinde din sanıldığı kadar belirleyici değil. Kendisini “sol” olarak gören ve sunan kesimin öteden beri halkın konuştuğu dili anlayamadığı ve kendisinin o dili konuşamadığı kanısındayım. Birçok ülkede, özellikle ilk sosyalist kuşakların orta, hattâ yüksek sınıflardan gelmesi çok yadırganacak bir şey değildir. Ama yola çıktıktan sonra halk saflarından kişileri de yanlarına çekebilmeleri beklenir. Bu bir alış verişe yol açmalıdır. Tam anlamıyla: alış ve veriş!

Ama böyle bir şey, 1950 seçimlerini Demokrat Parti’nin kazanmış olmasını bir “karşı-devrim” olarak gören bir “sol”un yapabileceği bir şey değil.

“Sol” buysa, 2002’den beri karşımıza çıkan seçim sonuçları da şaşırtıcı değil.