Anasayfa > Haftalık Yazılar > İki Gün Ağlayıp Üçüncü Gün Unutacaksınız

İki Gün Ağlayıp Üçüncü Gün Unutacaksınız

Polat S. Alpman

06 Aralık 2018

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verdiği bilgilere göre 2018 yılı henüz bitmemesine rağmen bu yıl içerisinde ölen işçi sayısının en az 1800 olduğu tahmin ediliyor. Bu rakam sadece tespit edilebilenlerle sınırlı olduğu için gerçek rakam bilinemiyor. Ancak iş cinayetlerinin Türkiye’nin rutinlerinden biri olduğu biliniyor.

İş cinayetlerinin umursanmaması ve bununla ilgili ciddi bir gündem oluşmamasının nedenlerinden biri Türkiye’deki istihdam ve çalışma rejimini mümkün hale getiren yapısal niteliklerle ilgili ve bu nitelikler gün geçtikçe ücretlilerin aleyhine doğru ilerliyor. Çalışanların çalışma koşullarına ilişkin herhangi bir talebi iletebilecekleri bir mecra olmadığı gibi iletmeyi başardıklarında ciddiye alınacaklarına ilişkin güçlü bir kanaat de yok. Bu nedenle 1980 sonrası hızla ilerleyen neoliberal ekonomik politikaların toplumsal alanlardaki düzenlemelerinin de tamamlandığı öne sürülebilir.

İşçilerin, memurların, ücretli çalışanların güvencesizlik ile kuşatıldığı mevcut üretim ilişkileri ve işgücü piyasası içerisinde örgütlenmemeleri, böyle bir talep, istek, eğilim, amaç içerisinde hareket etmemeleri bu düzenlemelerin sonuçlarından biri olarak kabul edilse de, sadece bununla açıklanamaz.

Türkiye’de uzun süredir neoliberal ekonomi politikaları olarak isimlendirilen uygulamaların çalışma ilişkilerini esnekleştirdiği, güvencesizleştirdiği ve çalışanları çeşitli nitelikler etrafında böldüğü söylenebilir. Sınıf hareketinin ve siyasetinin geri çekilmesiyle birlikte ortaya çıkan boşluğu dolduran kimlik siyasetlerinin çalışanlar üzerindeki hegemonyayı yoğunlaştırması ise ekonomi politikalarının toplumsal alanları düzenlemesi marifetiyle gerçekleşti. Bu nedenle iş cinayetleri meselesinin bir yönü ekonomik ilişkilerin içerisine gömülmüş olsa da önemli ölçüde siyasal ve sosyal bir mesele olarak değerlendirilmesi gerekir.

***


Güvencesizliğin olağan istihdam haline dönüşmesine rağmen ücretli çalışanların bu sürece uyum sağlamasında Türkiye’deki hegemonik milliyetçi söylemin ve gündelik yaşama rengini veren muhafazakârlığın payı azımsanamaz. Burada bir kanaat kültürü ve kadercilikten daha çok sağ siyasetin seçmenlerle kurduğu rabıtanın etkisi var. Popülist siyaset tekniklerinden daha çok özdeşlik vaazı veren ve görece bunu içeren bir söylem ve pratiğin işçi sınıfı üzerindeki somut karşılıklarından söz etmek gerekir. Bir anlamda kimlik siyasetinin siyasal başarısının getirdiği görece güçlü ya da egemen olma halinin her an ekonomik refah imkânına dönüşebileceğine ilişkin motivasyonun bir sosyo-politik ufuk haline dönüşmesi olarak özetlenebilecek bu durum, Türkiye’deki sol siyasetin görmeye istekli olmadığı meselelerden biri. Haliyle ezilenler açısından sağ siyasetin bütün yollarını yürümeye hazır geniş bir seçmen kitlesinin varlığı, popülist siyaseti içermeden de sağın iktidarda kalmasını kolaylaştırıyor.

Buna eklenmesi gereken bir diğer husus ise sınıf siyasetini temsil edecek herhangi bir söylemin, Türkiye’deki bölünmüşlüğün içerisinde kendi sesini ve söylemini inşa etmesindeki zorluk. Her söylemin bir kampa itildiği, bir kimliğe iliştirildiği bir yerde sınıf siyasetinin imkânlarını aramak ve yolunu açmak büyük ihtimalle yerelden başlayacak bir siyasal müdahale ile mümkün olacak. Buna ilişkin kısa dönemli deneylerin devlet hışmına uğrayıp hızla çökertildiği bilinse de bunu çoğaltmanın imkânlarını aramak dışında pek bir yol görünmüyor.

Popülist otokrasilerin toplumların tepesine çökmesinin neden olduğu karamsarlığı göz ardı etmeden ve bu karamsarlığı beslemeden, buna teslim olmadan üretilecek her söylemin, dile getirilecek her cümlenin ve ortaya konacak her pratiğin bir değer içerdiğini bilerek hareket edebilecek bir sol siyasetin, sınıfın yaralarına seslenmenin yolunu bulmak gibi bir ödevi olsa gerek. Popülist bir hamasetten, gereksiz bir özdeşlikten çok hakiki bir ortaklaşmanın, müştereklerimizin içinden çıkıp gelen bir siyasetin değerini gözeterek.

Çünkü bu siyasal düzen içerisinde yer alan çalışanların canlarını dikkate almayan, dahası çalışanların iş cinayetlerine kurban gitmesini çalışmanın şartlarından biri sayan sağ siyaseti kendi çıkarları için mevcut ve muhtemel tek yol olarak görmesi, seçmenlerin siyasal basiretsizliğinden kaynaklanmıyor. Meselenin diğer tarafı ise siyasal alandaki çoraklığın, tekdüzeliğin, dilsizliğin belli bir siyaset tekniği işe yarar hale getirmesidir. Tümüyle esnek ve güvencesizleşmiş bir ekonomik alan karşısında en azından siyasal alanda emniyet arayan işçi sınıfının popülist söylevlere aldanmaktan daha çok kendi çıkarlarını orada aramalarının müsebbibi sadece sağ siyasetlerin bir mahareti olarak kabul edilebilir mi?

***

İş cinayetleri AKP döneminin alamet-i farikalarından birine dönüşmüş olmasına rağmen bu meseleyle ilgili bir kamuoyunun oluşmaması, ölenin ölmesiyle kalması, iş cinayetlerinin çalışma yaşamının bir parçasına dönüşmesi ve sorumlularla ilgili cezasızlık politikalarının devam etmesi, bürokrasinin ve siyasetin herhangi bir sorumluluk taşımaması beraberinde hafızasızlığı da getiriyor. 2014 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki acil servisin bodrum katında lağım sularını temizlemeye zorlanan ve bu nedenle hepatit B hastalığına yakalanıp karaciğeri iflas ederek 26 yaşında yaşamını kaybeden taşeron işçi Zafer Açıkgözoğlu’nun dediği gibi “iki gün ağlayıp üçüncü gün unut”ulmak, yeni ölümleri çağırmaktan başka nedir?