Anasayfa > Haftalık Yazılar > Sakin Olmak Lazım

Sakin Olmak Lazım

Kemal Can

25 Ocak 2019

Bu dünyaya günahlarla doğup hesap mı ödeniyor? Tertemiz gelinen dünyada günahlar mı biriktiriliyor? Öğrenilenlerle gelişme, olgunlaşma mı tamamlanıyor? Zaten bilinmesi gerekenlerin sınavı mı yapılıyor? Cennet ve cehennem için mi hazırlanılıyor? Cennet ve cehennem burada mı yaşanıyor? Bütün bunlar, inanç alanının, dinin, inanç felsefesinin derin ve zorlu mevzuları olduğu kadar, gündelik kahve veya ev sohbetlerinin de bol kullanılır malzemeleri. Bir yanıyla koskoca bir alemde bir zerre bile etmeyen hiçliğin, bir tarafıyla da aleme nizam veren dengedeki rolüyle çok önemli olmanın kapısını açan ifadeler. Bazen, zorlu zamanların veya çok somut bir şey söylenemeyen durumların çıkış anahtarı; bazen de, çok basit meselelere hak etmediği derinlikler kazandırmak için başvurulan lüzumsuz soyutlamalar.

Teolojik bir tartışmanın girişi değil bu satırlar. Fazlasıyla dünya meseleleriyle, dünyevi ahlakla ilgili alanda, girilen zorlu sınavların, sınav maratonlarının, günahların, verilemeyen hesapların, seçim yapma, bu seçimleri açıklama zorluklarının tartışmasına bir giriş. Tıpkı inanç alanında olduğu gibi, çoğu belki ezelden ebede giden sorunlar, tavır alışlar, davranışlar hakkında soruları karmaşıklaşan kadim ikilemlerin tartışması. Bir süredir memlekette ve dünyada karar vermenin, vicdan rahatlığıyla taraf seçmenin zor olduğu denklemler ortaya çıkıyor. Oluşan her zorlu denklem de, her şeyin yeniden tanımlanmasını gerektirecek kadar hızlı yenileniyor. Tarafını, tutumunu açıklamaya kalkanların “çok basit…” diye başlayıp “…nokta” diye bitirdiği kesinliklerin altı o kadar kolay dolmuyor. “Çok basit” diye başlayan açıklamaların çoğu, zorluğu büyütmekten başka bir işe yaramıyor. 

Sadece son birkaç ayda dünyada ve Türkiye’de yaşananlara, yaşananlar karşısında alınan tavırlara, tavırların yarattığı tartışmalara bakınca, çok zorlu bir sınavda olunduğu apaçık. Hayat, çok acayip sürprizler açarak ya da çok bildik ikilemleri şaşırtmacalı biçimde tekrar ederek tuhaf seçimlerin, testlerin karşısında bırakıyor insanları. Bazıları toplu kopya girişimleriyle atlatmaya çalışsa da, karşı karşıya olunan sorular, kolay ve hazır cevapları olan cinsten değil. Bilinen ve aslında doğru olduğu öne sürülebilecek cevapların çoğu da, hiç de küçük olmayan detaylar yüzünden tamamen yanlış kabul edilmeye fazla müsait. Hele bu cevaplarda, sonuçlardan çok gidiş yoluna bakılırsa durum daha da karmaşıklaşıyor. Sınava girenlerin kimliklerine (hatta sicillerine) göre verilen kanaat notlarının ağırlığı da devreye girince sınavlardan topluca çakmak kaçınılmaz oluyor. 

Televizyonda canlı yayınlanan bir suç soruşturması üzerinden başlayan aile sosyolojisi tartışması, bir üniversitenin bir bölümünün kapatılması isteğine kadar ilerliyor. Çoğu meselenin tartışılmasında, öne sürülen argümanların isabetliliği değil de, her ağzını açanın “kimin yanında yer aldığı” ile başlıyor konuşmalar. 

İnsanlara talep etmedikleri misyonlar yüklenip garantili hayal kırıklıkları hazırlanıyor. Olmadık insanlar, olmadık gelişmeler öyle denk geldiği için birdenbire arkasında, karşısında durulması gereken mecburiyetler haline geliyor. Basit soru sorma girişimleri bile büyük linçleri tetikleyebiliyor. Ve sonra birden her şey tam tersine dönüşebiliyor. Değişene inatla karşı koymanın da, durmadan pozisyon değiştirmenin de bir işe yaramadığı durumlar yaşanıyor. Bir meselede ilkesel kesinlikleri taviz vermez biçimde savunanı, bir gün sonra başka bir olayda istisnanın önemini anlatırken bulmak mümkün oluyor.


Hayatın herkesi karmaşık sorunlara ek olarak, bu sorulara üretilmiş cevaplar için de tekrar tekrar sınava sokması karşısında, bu kadar karışıklığın az bile olduğunu söylemek gerek. Özel olarak bu işe mesai harcayan kötü niyetlileri, kendi sınavını vermeden herkesin öğretmeni olmaya soyunanları bir kenara bırakırsak, ne yolunu şaşıranlar, ne şaşırmışlara kızanları kınamak kolay. Aşırı rasyonellik -hatta nesnellik-iddiasının arkasına iyice saklanmış olsa da, her tarafından hissi zaaflar sızan insani savrulmalar bunlar. Sevmediği, hoşlanmadığı biriyle konuşurken gördüğü herkese -temasın ne için (belki yol sormak için) olduğunu düşünmeden- burukluk hissetmek kadar basit değil belki ama geri durulamayan bir his sonuçta. Kimi zaman çok yüksek hakaret, kalabalık sıfatlar eşliğinde dışa vurulan, görünürde hedefinde biri olsa da, aslında duruma ilişkin bir isyan: “Hayat sen beni kimlerle yan yana, kimlerden uzağa düşürdün?”

Palu ailesi hakkında konuşan Prof. Nükhet Sirman veya Cumhurbaşkanı’nı konserine davet ederek “Türkiye hakkında bir şey denediğini” söyleyen Fazıl Say’a gösterilen tepkiler, gösterilen tepkilerin yarattığı tartışmalar, bu ülkenin yüklü siyasi-toplumsal bagajıyla fazlasıyla ilgili. Türkiye’de özellikle de siyasi alanda, “kim kiminle, nerede?” tartışması, sınırları kolay çizilemeyecek derin karışıklıkların, pek de berrak olmayan bir tarihin mahsulü. Epeyce uzun bir süredir de, zaten karmaşık olan zemini, fena halde bulanıklaştıran, tutarlı olmayı/kalmayı zorlaştıran bir dönemden geçiliyor. Ancak hadise “coğrafya kaderdir” denilerek geçilecek kadar yerel değil. Çünkü, daha cümlenizi tamamlamadan önünüze Suriye’den çekilen ABD veya Venezuela’da patlayan kriz gibi küresel ölçekteki sınavlar geliveriyor. Kırk katır mı kırk satır mı diye soranlar da, önce aşağılayacağı karşıtını tarif ederek -yoksa uydurarak- konuşmaya başlayan “mesele gayet net” ekipleri de hemen sıraya giriyor.

Sevilay Çelenk, Fazıl Say tartışmaları hakkında gazeteduvar’daki yazısının sonunda, olayın tırmandığı seviyeye işaret ederek şöyle diyordu: “Sosyal medyamızın karanlığı ve korku iklimini nasıl koyulttuğunun hepimiz farkındayız. Bunu durduramıyorsak kendimizi sakinleştireceğiz. Başka yolu yok.” Gerçekten, hayatın önümüze koyduğu sınavların giderek zorlaşması karşısında da, her ne yapılacaksa başlangıç noktası sakinleşmek olmalı. Şimdilerde netleşmeden anlaşılan, yüksek perdeden konuşmak, mümkünse bütün nüansları ortadan kaldıran kabalıkta çizgiler çekmek, tarafını seçip -onların ne söylediğiyle ilgisi olmaksızın- karşıya yerleştirdiklerine avazın çıktığın kadar bağırmak. Oysa, ne ilkesel tutumlar istisnaları ve başka yönleri de hesaba katmaya, ne de özgül koşulları önemsemek, oluşan sonuçları sorgulamaya engel. Kolayca insan harcamadan yapılanı, yapılana gözünü kapatmayı eleştirebilmek mümkün. Emperyalistlere ve diktatörlere aynı anda karşı olmak da öyle. Ancak, bunu yapabilmenin yolu sakin olmak, kendimizi sakinleştirmek. Aksi takdirde, bütün sınavlardan çakmanın yanına günahlardan bir yığın eklemek de kaçınılmaz.