Anasayfa > Haftalık Yazılar > Millet Önünde İşçi Hareketi

Millet Önünde İşçi Hareketi

Orhan Koçak

30 Ocak 2019

Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum (20/01/19). Sakarya’daki “Tank Palet Fabrikası'nda” örgütlü olan Harb-İş Sendikası'nın şube başkanı, fabrikayı özelleştirme girişimi üzerine şöyle demiş: 

“Bize neyi yapın dediniz de biz yapmadık. Milli tankımız olan Altay’ı yapın dediniz de biz yapmadık mı? Memurlar işçiler mühendisler olarak bilgi birikimimizi başka ülkelerle paylaşmak istemiyoruz. Tank Palet vatandır, Tank Palet namustur. Türkiye uyuma, fabrikana sahip çık.” 

Sonra Harb-İş’in genel başkanı da söz almış: 

“Burada çok önemli işlere imza atan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en önemli fabrikası, özelleştirilme adı altında peşkeş çekiliyor. Bize söylenen işçinin bir kaybı olmayacak. Biz işçinin kaybı ile ilgili mücadele vermiyoruz. Mücadelemiz buranın peşkeş çekilmesi […] Savunma millidir milli kalacak.”(a.b.ç.) 

Sol medyada dikkat çektiğini görmedim ben bu sözlerin – şu halde bunun böyle olacağı, böyle olması gerektiği çoktan kabullenilmiş olmalı. (Cumhuriyet’te aynı sayfada çıkan başka bir haberdeyse sosyalist iktisatçılar Korkut Boratav ile Oğuz Oyan’ın CHP’nin Ankara Belediye Başkanı adayı Mansur Yavaş’la birlikte katıldıkları Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’nun bir sempozyumunda, yerel yönetimlerin “halkçı, kamucu ve emekten yana” olması gerektiğinde uzlaşıldığı belirtiliyordu.) 

İşçilerin kendileri ne düşünmüş, ne söylemişlerdir bilmiyoruz ama sendikal temsilcileri diyorlar ki “bizim mücadelemiz işçinin kaybıyla ilgili değil,” bizim derdimiz vatan savunması, milli bilgilerin yabancılara “peşkeş çekilmesi”. Oysa bir milli unsur da var işin içinde: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Mevlâna-Şems referanslı bir aşkla bağlı olduğunu beyan eden BMC patronu Ethem Sancak ile Katar sermayesi ortaklığına devredilmektedir silah fabrikası. Burada Katar unsuru hiç rol almasaydı, onun yerinde sadece Sancak veya Kolin veya Cengiz olsaydı, veya Sabancı veya Koç, demek her şey yüzde yüz yerli ve milli kalsaydı, razı mı olacaklardı sendikacılar? Asıl dertleri sahiden “işçinin kaybı” değil de Türk silah bilgilerinin Katar’a ve onun aracılığıyla başka devletlere mi geçmesidir? İşçinin kaybının sendikayı da sürekli zayıflatacağının ve aslında bir bakıma çoktan “oyun dışına” itmekte olduğunun farkında değiller mi?

Sendikacıların birer jeopolitik uzmanı gibi akıl yürütmesini nasıl yorumlamalı? Ama burada sosyalistleri ilgilendirmesi gereken bir durum daha var: silah endüstrisinden söz ediliyor, özellikle de ev yıkmış kısmından, tank paletlerinden. Bu konuda sosyalistlerin bir ses çıkarması doğru olmaz mıydı? En azından Jean Jaures’i veya Karl Liebknecht’i hatırlayarak? Ama geçen yüzyılın başlarında değil, tastamam bugünlerdeyiz ve bugüne bakınca da şunu görüyoruz: yılların Marksist ekonomi-politikçisi, bir söyleşide “Güneydoğu’yla” ilgili olarak diyor ki o konuda ne bilgim ne de duygum var. Aslında bu da bir dürüstlüktür, diyebiliriz ki “kıvırmıyor”. Ama Türkiye’deki sermaye birikimi üzerine düşünürken zihnini biraz da “gayrimüslim” varlığının gaspına yatırsaydı daha iyi olmaz mıydı? Ve daha verimli – ilk kez Çağlar Keyder’in Türkiye’de Devlet ve Sınıflar (1984) kitabında yapıldığı gibi?

İlginç bir çelişkinin belirdiğini de fark etmiş olmalıyız burada: Ülke içindeki servet gaspı söz konusu olduğunda “etnisite körü” kesilen bir sol sektör, işin içine ulusal sınırlar girdiği anda son derece “aidiyet duyarlısı” olmaya başlıyor.

***

Sosyalist yazında, başta Etienne Balibar’ınkiler olmak üzere, toplumun millileştirilmesi üzerine epeyce teorik verim vardır; Eugen Weber’in Köylülerden Fransızlara kitabı da buraya eklenebilir belki.[1]  Ama işçi hareketinin 1871’den sonraki millileşmesi üzerine pek fazla çalışma yoktur. O millileşme ya benimseniyor ve öneriliyordu, Sosyal Demokrasi ve Stalinizm’de olduğu gibi, ya da anlaşılması ve anlatılması çok yüz kızartıcı geliyordu. Burada standart referans, 1914 Ağustosu’nda Alman Sosyal Demokrasisi’nin savaş kredilerini onaylayarak ulus-devletin ve milliyetçiliğin hizmetine girmesidir. 1918 devriminin kontrol altına alınması sürecinde, savaştan dönen “gazilerden” oluşan Freikorps güruhunun Sosyal Demokrat hükümetin onayıyla Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve başka komünist militanları katletmesine de zaman zaman işaret edilir. Radara daha seyrek giren bir olguysa 1870’li yıllara gelindiğinde Fransa’da yabancı düşmanı bir işçi hareketinin çoktan şekillenmiş olduğudur: Bismarck karşısındaki yenilgiyi sınıfsal değil ulusal bir mağlubiyet olarak aldılar. “Toprağını her şeyden çok seven, kendi sınıfsal aidiyetinden de çok seven işçinin” teorisi de yapılıyordu, sosyalizmle milliyetçiliğin karşılıklı sızıntı halinde olduğu bir bulanık bölgede. “Genel grev mitinin” müellifi Georges Sorel oradandır; Gilles Deleuze’ün çok sevdiği, “Fransız işçisi aç kalır vatan satmaz” diyen Hıristiyan-sosyalist Charles Peguy de oradan. Mussolini’nin 1914’ten sonra faşist hareketi İtalyan sosyalizminin içinden kurup büyütmesi de aynı “toksik” atmosfer içinde cereyan etmiş değil midir?

Bütün bunlar bilinir, ciddi bir Marksist tahlile konu edilmemiş de olsa.[2] Geçen yüzyılın son çeyreğinde Almanya’da sol hareket arşivlerinin açılmasıyla birlikte, 1928-33 yıllarında Sosyal Demokrasi, Komünistler ve Nazilerin toplumsal tabanları arasında karşılıklı “geçişimlerle” ilgili bazı araştırmalar da çıkmıştır. Bunlar bilinir de, konunun beyaz fil’i olan “refah devleti” nedense bu bağlamda hiç ele alınmaz. Oysa işçi hareketinin millileşmesi ve ulus-devlete bağlanmasının şahikası, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Avrupa’da işçilerin, onları temsil eden parti ve sendikaların, devlet/hükümet gözetimi altında, sermaye ile bir toplumsal sözleşme içinde uzlaştırılmasıyla ortaya çıkmıştı. Böylece işçiler, hem de bir sınıf olarak, o güne kadar tatmadıkları bir tanınmaya (ve güvenceye) erişiyorlar, ama asıl bağlılıklarının da onlara bunu sağlayan sözleşmeye ve onu mümkün kılan yazılı-yazısız milli anayasaya ait olduğunu kabullenmiş oluyorlardı. (Aslında bu “iyi geçinmenin” ilk uygulaması, savaştan hemen önce, İskandinav ülkelerinde, Danimarka ve İsveç’te yapılmıştı; savaşın ardından, İtalya ve Fransa’da, Komünist Partilerin ve bağlı sendikaların katılımıyla perçinlendi.) Öte yandan, sendika ve parti kongrelerinde Vietnam halkıyla dayanışma bildirileri yayınlamaktan da geri durmuyorlardı. Topluca iyi geçiniliyordu, kısaca.

Sonra, 70’li yılların sonunda, Margaret Thatcher’in şahsında cisimlenen bir “neo-liberalizm” geldi ve işçi hareketini devletin sütünden kesti. Ve yüz yıldır millileşmiş olan sosyalist hareketin buna tepkisi de tekrar devlet himayesine sığınma çabaları oldu: zaman hiç geçmemiş olsun istiyorlardı, her şey eskisi gibi olsun. Şüphesiz özelleştirmelere, toplu işsizliklere karşı direneceklerdi – ama “Sarı Yeleklilerin” devlete yönelttiği taleplerden birinin şu olduğunu bilmiyor muyuz: göçmenler/mülteciler, eğer Fransa’ya kabul edilecek ve iş bulacaklarsa önce Fransızca sınavından geçmek zorunda olsunlar.[3]  Ama Bonaparte zamanından kalma ulusal eğitim kurumu bu on binlerce insanı içerebilecek midir? Sonra Brigitte Bardot tepkileri geliyor otomatikman: dağdaki keçi çobanının oyuyla benimki bir olur mu hiç.

***

Ama bizim Peguy’ye, Sorel’e, Mussolini’ye ihtiyacımız yok: en son Yeni Yaşam gazetesinde Veysi Sarısözen’in gündeme getirdiği gibi, Şevket Süreyya’nın Suyu Arayan Adam’ından beri Türk sol hareketinin kendisi, kendisi değilse bile hakkında düşünülüşü, çoktan millileştirilmiştir. Adamın idam sehpasında son sözü “Yaşasın Türk ve Kürt halkının kardeşliği” oluyor, ama kendisi değil de “imgesi” sadece bir yurtsever olarak kaydediliyordur solun millileştirilmiş belleğine – böylece yurdu, toprağı, “şurayı” sevmeyi de kirletmiş olarak.

Bizde, burada, bütün bu millileşmeyi kolaylaştıran (“cilasını” veren) bir aydınlanma anlatısı da var, kendi haklılığını çarçur eden bir “Cumhuriyetin kazanımları” söyleşisi. Brigitte Bardot veya Mine Kırıkkanat gibi görünmek istemem ama, merak da ederim: acaba bu insanlar Aydınlanma’nın en radikal iki karşıt ucundan, Diderot ile Rousseau’dan herhangi bir şey okumuş olarak mı söz alıyorlardır?[4]  


[1] Immanuel Wallerstein, Etienne Balibar, Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Metis, İstanbul 2017 (6. Basım); Eugen Weber, Köylülerden Fransızlara: Fransa Kırsalının Modernleşmesi 1870-1914, Heretik Yayıncılık, İstanbul 2017.

[2] Böyle bir tahlil en çok Karl Korsch gibi bir yazardan beklenirdi, “tarihsel maddeci yöntemi tarihsel maddeciliğin ve sosyalizmin kendi tarihine uygulamaya” dönük çabalarıyla. Ama bazı kısmi değinmelerin dışında 1930’larda ondan da etraflı çalışma gelmedi.

[3] Eylemcilerin bir liman arkasında tesadüf ettikleri bazı Afrikalı kaçakları önce dövüp sonra jandarmaya teslim ettiklerini de okuduk. Ama belki yalandır.

[4] Ama Enver Aysever, Pazar günleri Cumhuriyet’te okuduğumuz denemelerinde, kendisinin de bir süredir Robert Musil’in günlüklerini okuduğunu belli ediyor bize. Eh, bir mühendis, bir matematikçi olarak Niteliksiz Adam yazarı da herhalde genel olarak Aydınlanma'nın bir parçasıdır. Huzursuz da olsa.