Anasayfa > Haftalık Yazılar > Siyasal Reklamsızlık

Siyasal Reklamsızlık

Emel Uzun

19 Şubat 2019

Türkiye’de son yıllarda bir seçimden daha çok da uzaklaşamadan diğerine yaklaşmış oluyoruz. Çok yakında yine bir seçim var. Muhtemelen ondan kısa bir süre sonra bir tane daha olacaktır. Siyasetbilimciler pek prim vermez de iletişim fakültelerinde, eskiden seçim dönemlerinde siyasal reklam çalışmaları yürütülürdü. Seçim dönemlerinde hangi parti, hangi mesajları, nasıl bir iletişim stratejisiyle kitlelere iletmeye çalışıyor? Aslında hangi hedef kitleden oy almayı hedefliyor? Lider retoriği bize aslında ne demek istiyor gibi sorular etrafında bir politik ortam okuması yapılmaya çalışılırdı. Seçimler bu kadar sık, anlamları da bu kadar boş hale gelince bu işlerle ilgilenmenin de bir anlamı kalmadı. Çünkü kimse seçim öncesinde kitlelere artık bir şey söylemiyor. Son zamanlarda iktidarın yeni bir hikâye üretemediğiyle ilgili çok haklı tespitler yapılıyor. Muhalefetin zaten epeydir bir hikâyesi yok. Dolayısıyla seçimlerde slogan üretmeye de gerek yok. 

Türkiye’de siyasal reklam tarihine baktığınızda işin renginin 80’lerde Özal ile birlikte değiştiğini söylemeye gerek yok sanıyorum. Reklam dilinin ve aklının haber dilini, sokak dilini, “business” dilini değiştirdiği zamanlardı. İmaj kavramı, Özal’ın bünyesinde, profesyonel reklamcılar tarafından belirlenen beyaz gömlek, elde kalem vb. sıkıcı görsel durumlarıyla açıklanıyordu. 80’lerin sonlarında çok iddialı seçim kampanyaları yürütülmeye başlandı. Erdal İnönü’nün SHP’sinin “Limon Gibi Sıkılmak İstemiyorsanız” kampanyasını hatırlarsınız mesela. Refah Partisi’nin 90’ların başında yürüttüğü seçim kampanyaları o dönemlerin yenilikçi örnekleriydi. Bundan 30 yıl önce, daha reklamcılığa dair bu kadar birikimi yokken bu ülkenin, çok daha parlak siyasal reklam kampanyaları yürütülebiliyordu. Bugün yaşadığımız siyasal reklamsızlık ise tamamen politik ortamın çölleşmesiyle ilgili. Şimdi sokağa çıkıp, yürütülen kampanyaların görsel malzemelerine baktığımızda politik ortamın halini anlamak mümkün. 90’lardan beri siyasal reklama ilişkin en ufak bir ilerleme yok, aksine epey bir geriye gidilmiş gibi görünüyor. Siyasal reklamlar da siyasal ortamın kendisi gibi, aktörler ve önemleri azaldıkça tek renkli bir hal alıyor. Birtakım adayların fotoğraflarının basılı olduğu posterlere, parti logosu, bir de yaratıcılıktan zerre nasibini almamış bir slogan koyuldu mu iş tamam oluyor. Bunu sırf yapmak için yaptıkları çok belli. Bu reklamlardan seçmeni düşündürecek, merak uyandıracak daha da önemlisi duygu yaratacak bir etki beklemedikleri aşikâr. Eğer böyle bir amaç olsa vesikalık fotoğrafın biraz ötesine geçilir.

Çünkü artık, ben yanlış anlamıyorsam, çok da ikna ile ilgili bir şey değil bu siyasal reklam işi. Kamplar, ittifaklar o kadar belirgin ki, hareket eden seçmen bile kendi kampı içinde hareket ediyor. Hal böyle olunca reklama falan öyle çok enerji, yaratıcılık ve maddi yatırım yapmaya gerek kalmıyor. Böyle olmasa, kendisine tevessül etmeyen seçmene yol kenarından geçerken, göz kırpmayı hedefleyen bir fikir bulmanın peşine düşülür. Birtakım adamların aşırı photoshoplu ve o oranda çirkin dev fotoğraflarına bakmak zorunda kalmayız biz de. Bana artık sadece sokaklardaki reklam alanları, iktidar partisi tarafından satın alınsın, diğerleri tarafından alınmasın diye basit bir “alan kapatma” işlemi yapılıyormuş gibi geliyor. Zira Ankara sokaklarında iktidar partisi dışında bir partinin billboardlarda yer alamadığını görüyoruz. Yani olan şu ki; billboardlar kapatılıyor, kendisi de bir şey söylemiyor, ama diğerlerinin de söylemesine de imkân verilmemiş oluyor. Hoş o imkân sağlansa farklı bir şey mi yapılır ondan çok da emin değilim. Muhtemelen başka bir partiyi sembolize eden, başka bir zemin rengi üzerine başka aday adamların fotoğrafları basılır en fazla. O kadar. Hiç rekabet olmayınca, hiç kafa çalıştırmaya da gerek kalmıyor. Demokrasi rekabet rejimidir, herkes rekabet etsin, cin fikirli reklamlar da sokakları rengarenk süslesin demiyorum. Hiç böyle bir şeyin hayalinde değilim, inandığım şey de bu değil. Ama böyle olunca da kimsenin bir şey demesine gerek kalmıyor.

Sanırım şunu kaçırıyorlar: Siyaset değişti, kitle değişti. Yeni ve genç seçmen, bu adamların ne dediğini ne merak ediyor ne de oradan bir umut devşiriyor. 50 yıl öncesinin dinamikleriyle ve aklıyla yapılan siyaset bu kuşağı hiç ilgilendirmiyor. İktidar ne istiyorsa tüm medya koro halinde onu söylese bile, o söylenenleri hiç duymayan bir kuşak geldi, geliyor. Çok değil, bir sonraki seçimde oy verecek olan kitle Baby tv’den sonra zaten hiç televizyon izlemedi. Gazete de okumuyorlar. Gündemi en iyi ihtimalle birtakım sözlüklerden takip ediyorlar. Aşırı apolitik bulunan bu kitlenin Gezi’de duvarlara yazdıkları şeylerin, kendilerini ifade etme yolu olduğunu dizi sektörü gördü mesela. Her dizi de sahneler arası geçişler çarpıcı sloganlar olarak tanımlanabilecek duvar yazılarıyla yapılıyor. İzlediğiniz dizi son derece erkek, mafyatik, şiddet içerikli bir şey de olsa, romantik komedi de olsa o duvar yazılarının akıl dolu, duygu dolu, anlam dolu, en önemlisi mizah dolu mesajları gençliğe bir şey söylüyor.

Aslında siyasal reklam slogancılığına zihinsel olarak çok da uzak olmayan bir kuşaktan bahsediyoruz yani. Tek farkla. Birtakım ajanslarda üretilen sloganları diline dolayan değil, kendi sloganlarını kendileri bulmayı seven bir kuşak bu. Kelime oyunuysa en iyisini yapan, ne söylemek istiyorsa aşırı direkt söylediği için şok etkisi yaratabilen sloganlar dilini bu kuşağın gençliği oluşturdu. Kimselerin yerlere göklere koyamadığı şiirleri birkaç küçük dilsel müdahaleyle, kesip parçalayarak, harf düşürerek/ekleyerek yaratıcı sloganlara çeviren bu kuşak. Kendi dilleri, mizah anlayışları ve muhalefet etme biçimleri var. Sokağı ne renk görmek istiyorlarsa o renge kendileri boyuyorlar. Bunun üzerine uzun uzun konuşup neden böyle bir arzuda olduklarını açıklamak ya da sizin dediğinizi dinlemek gibi bir dertleri yok. Eğer onlara sunduğunuz iş zekâ barındırmıyorsa içinde, dönüp bakmıyorlar bile. Biraz güldürmüyorsa, ne söylediği onları pek de ilgilendirmiyor. Ama bugünkü siyaset o kadar yaşlı, muhafazakâr ve kibirli ki bunu görmemek için elinden geleni yapıyor. Saadet Partisi bu seçimlerde bunun bir istisnası olarak, belli ki gençler tarafından üretilmiş iki reklam filmi paylaştı. Polat Alpman “Saadet Partisi Keyifli Seyirler Diler” adlı yazısında daha geniş bahsediyor bu reklamlardan. O yüzden ben uzun uzun girmeyeceğim bu bahse. Ama belirtmek isterim ki, yaratıcılığın ve mizahın hangi ideolojik kamptan geldiği de çok ilgilendirmiyor bu gençleri. Eğer eleştirisi hoşuna gittiyse paylaşıyor, üzerine düşünüyor. Çünkü ideolojik olarak hangi uca denk düşerse düşsün, onlar için ortak zemin gülmek. Bir muhalif eylem olarak yani. O billboardları kaplayan fotoğraflardaki gülümsemeler bile photoshopla oluşturulmuş kadar yapay görünüyor bu aday(m)ların suratlarında. Bu kadar zıt iki kutuptan bahsediyorum. Gülmeyi unutmuş olanlarla, üzerine gülemediği ya da gülünç bir hale getiremediği hiçbir durumla ilgilenmeyen, hayattaki trajedilerle ancak biraz da gülerek baş edebilen iki kuşağın çatışması. Sırf bu yüzden çok da umutsuz değilim ben.