Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tek Adam ve Beka Davası

Tek Adam ve Beka Davası

Kemal Can

28 Şubat 2019

Birikim Haftalık’taki bir önceki yazı “Issız Adam”, değişen ittifaklar, ucube başkanlık rejimi, kişiselleşen iktidar ve “adam hep kazanıyor” inanışının önünde, yanında, arkasındaki kaçınılmaz bir hikâyeden bahsediyordu: Erdoğan’ın siyaseten yalnızlaşması. Bu konunun önümüzdeki seçim ve olası sonuçları açısından da devam ettirilmesinde fayda var. Çünkü, son günlerde siyaset gündemine hâkim olan beka davası meselesi, ıssız adamın yalnızlık korkusuna dair. Bu yazıda, sürecin sadece hızlandırıcısı olarak kalmayan müdahalelerin kronolojisinden bahsedeceğim. Zira bu kronoloji, hikâyedeki diğer güçlü aktörlerin, “önemli çıkışlardan” daha fazla rol üstlenmiş olabileceğini gösteriyor. 

2007 tarihi Türkiye’nin ekonomik ve siyasi değişim rotası açısından kritik bir öneme sahip. Tüm dünyada bol para, hızlı genişleme, borçla gelen göreli refah döneminin sonu göründüğünde, Türkiye’de de çok sert bir siyasi gerilim yaşanıyordu. Bir tarafta beş yıldır ekonomideki ve dış politikadaki hareketliliğe fazla direnememiş olan “devlet refleksi”, diğer tarafta da nasıl devam edileceği konusunda endişeli “hâkim sınıf” çıkarları. Cumhurbaşkanlığı seçimi herkesin gücünü ölçebileceği, gösterebileceği bir restleşme zemini üretti.

2002’de kendi aldığı erken seçim kararıyla, meclisin dışında kalmış, tek başına AKP iktidarının yolunu açmış MHP, meclise yeni dönmüştü. Cumhurbaşkanlığı seçimi için olduğu kadar, pek çok güç odağının kimin arkasına geçecekleri kararı açısından da önemli 367 krizinde, MHP meclis oturumuna katılmayı seçti. Bahçeli, AKP’ye direnen bloğun “devlet” katında homojen olmadığını göstermekle kalmayıp, Erdoğan’a daha önce önüne açılan kapının arkasından kapatılmadığını da anlatıyordu. Ancak Erdoğan, restleşmenin rövanşı için başka ortak almayı tercih etti.

2007’den 2012’ye kadar süren dönemde, 2008 ekonomik krizi, Ergenekon ve Balyoz davaları; Oslo-Habur-Çözüm Süreci tartışmaları; 2010 referandumu; bir yerel, bir genel seçim yaşandı. Bu dönemin Erdoğan açısından, yapılabilirlik sınırlarını görmek, seçmen desteğindeki genişleme istidadını keşfetmek gibi önemli çıktıları oldu. Özellikle 2009 yerel seçiminden sonra 2010 referandumu ve 2011 seçimindeki yüzde elliyi tek başına zorlayabilen toparlanma, ilham ve iştah vericiydi. Bu dönemde MHP, AKP’nin “fark” göstermesine yarayan muhalefet olarak etkili ve işe yarar bir kontrast oluşturdu.

2011’de AKP’nin tek başına %50 sınırını zorlamasıyla, Erdoğan’ın bu siyasi destekteki kişisel katkısı konusunda geliştirdiği fikirler arasında da bir paralellik var. Bir tarafta iktidar bloğunun yükselen iç gerilimi, diğer tarafta muhalefetin doğrudan Erdoğan’ı hedefe koyan dili de bunu destekledi. İktidarın bir siyasi çizgi veya bir kadro olarak değil de doğrudan Erdoğan olarak algılanmaya başlanmasına herkes katkı verdi. 2013’deki Gezi protestoları Erdoğan-iktidar özdeşleştirilmesine tepkinin zirvesiydi. “Issız adam” için, tek başına daha fazla güç, tek başına koruması gereken daha fazla şey demekti.

2012-2014 eşiği, Gezi protestoları, 17-25 Aralık kapışması, Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi tek adam için zorlu sınavları ve tıpkı 2007 eşiğindekine benzer yeni restleşmeleri getirdi. Issızlaşma açısından %51 bağımlılığı ve kapışmanın -eve kadar girerek- kişiselleşmesinin özel bir anlamı vardı. “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla oluşan beklenti kırılması, Erdoğan için tehdit içeren ortak aday formülüyle birleşince, şapkalar bir kez daha öne kondu. Hem muhalefeti hem iktidarı aynı anda bozabilen “ekmek için Ekmelettin” formülünün mimarı Bahçeli, Erdoğan’a aralık tutulan arka kapıyı bir kez daha hatırlattı.

2012-2014 eşiği, 2007’de işaretleri görülen trend değişiminin artık somut olarak sonuç doğurmaya başladığı bir dönemi işaret ediyordu. Ekonomik göstergeler ve dünyadaki para hareketi hızla yön değiştirdi. Buna karşılık, Arap Baharı ile başlayan yeni dış konjonktür -AB ile olduğu gibi- kapanan fırsat kapılarının yerine yenilerinin açılabileceği hayallerini besliyordu. Dışarıdan içeriye taşınacak yeni politik malzemelerin verimliliği de, ancak içerdeki “şahinleşmeyle” dengelenebilir duruyordu. Hayaller gazlanırken, gerçekler hazırlanıyordu.

7 Haziran 2015 seçim sonuçları ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, kişiselleştikçe güçlenmiş, güçlendikçe sertleşmiş, sertleştikçe endişesi artmış iktidar için, “tehdit” ve “fırsat” aynı anda geldi. Haziran ile Kasım seçimi arasında yaşanan oy değişimi, Erdoğan için döneceği, dönebileceği yönü tartışmasız ve zorunlu olarak gösteriyordu. Yol çizgilerini çizen ve istikamet tabelalarını yerleştiren de yine Bahçeli oldu. Hem 2015’deki iki seçim arasındaki, hem Yenikapı’daki pozisyonuyla. Güvenli çıkış için Erdoğan mı arka kapıyı kullandı, o arka kapıdan Bahçeli mi içeri girdi tartışması da çok kolay bitmeyecek.

2016’da, üç ay önce yaşanan darbe girişimi şokundan henüz çıkamamış, Olağanüstü Hal ile yönetilen bir ülkede, “fiilen kişiselleşmiş iktidara hukukî bir zemin kuralım” fikrini öne sürmek çok da normal bir siyasi hamle sayılamaz. Eğer, içine sürüklendiği tehdit ve fırsat çemberinde geri duramayacağı bir mecburiyete itilmesi gerekenler için en uygun zaman değilse. Mecburiyetler, büyük fırsatlar olarak sunulduğunda kolay kabul ettiriliyor veya geri durulması çok güçleşiyor. 2017’de sağlanan bıçak sırtı “evet” sonucu, tek adam iktidarının olduğu kadar, bu iktidarın asla yalnız kalamayacağının da tesciliydi.

Erkene çağırılan 24 Haziran 2018 seçimi için oluşturulan Cumhur İttifakı, iktidar güvenliğini (bekasını) tartışmasız hale getirmekten çok kendi devamını garantileyerek ilerledi. Aşama aşama iktidarın bütün siyasi söylemine hâkim olan ittifak dili, ipin üzerinde yalnız bıraktığı Erdoğan’ın güvenliğini ülkenin bekasıyla eşitledi. Ancak bu eşitlik nedeniyle, beka tehlikesinden her bahsedildiğinde, aslında Erdoğan’ın kafasının üzerindeki Demokles kılıcı anlatılıyor oldu. Bahçeli, iktidarı neden desteklediğini kendi tabanına her anlattığında, Erdoğan’a da destek çerçevesini hatırlatmış oluyordu.

Yerel seçim öncesinde kısa süren “yolları ayırma” tartışmasının, geri dönülmesi zor bir aşamada fark edilen siyasi risklerle yakın ilgisi var. Fakat geri dönmekteki zorluğun idraki, risk öncelikleri görüldüğünde hiç de uzun sürmedi. Bugün tamamen Bahçeli tarafından yönetilen beka davası söylemine bindirilen Cumhur İttifakı, kendi partisini imha ederek yola devam eden Erdoğan tarafından “pazara kadar değil mezara kadar” sürecek bir ortaklık olarak işaret ediliyor. Eğer iktidar için 31 Mart’ın tatmin edici sonucu, pozisyonu ve oy tabanını korumak olacaksa; bu artık Erdoğan’ın değil ittifakın konsolidasyonu demek: Asla yalnız kalamayacak tek adam, herkesi kovarken yalnızlıktan korkan ıssız adam.