Anasayfa > Haftalık Yazılar > Oedipus Karmaşası (32): "Oedipus hâlâ geçerli mi?" (2)

Oedipus Karmaşası (32): "Oedipus hâlâ geçerli mi?" (2)

Erdoğan Özmen

20 Mart 2019

Ne yapacağımızı, nasıl yaşamamız, nelere uymamız ve nelerden uzak durmamız gerektiğini, nasıl besleneceğimizi, nasıl sevişip çocuklarımızı nasıl büyüteceğimizi, belli başlı yasak ve sınırları, haz ve mutluluğa ilişkin norm ve değerleri, herşeyin ideal ölçü ve miktarını, kendimize nasıl bir gelecek tasarlamamız gerektiğini tekrar edip duran; kendi dünya-içindeki bulunma/var olma tarzını oluşturan ifade, söz ve nutuklarından hiçbir kuşku duymayan ve başka hiç kimseye borçlu hissetmeyen uzmanlar, koçlar ve gurular topluluğu hükmediyor epeydir hayatlarımıza. Bir tuhaflık da yok değil burada gerçi, bunların çoğu Ötekiymiş gibi arzulamak için can atan erkek histerik çünkü. Otoriter/totaliter liderler kuşağını, dünyanın en sıradan gerçekliği olarak çoktan kanıksadık bile. Günümüzde toplumsal ve politik analizin temel temalarından birisi bu.

Peki ama, ya bunların tümünü doğrudan biz talep ediyorsak? Biz sıradan insanlar, ne yapmamız, nasıl yaşamamız gerektiğine ilişkin tavsiyeler, öneriler, dahası buyruklar almaya çoktan gönüllüysek? Tüm o otoriter/totaliter liderlerin, uzmanların yerleşeceği yeri/makamı biz daha baştan zaten hazır etmişsek?

Bu tablonun tam zıddı gibi görünmesine rağmen gerçekte onu tamamlayan öteki yüzü var bir de, esasında aynı şeyi söyleyen: Sürekli yeniden başlamayı, kendini, kendinin daha kusursuz bir versiyonunu yeniden yaratmayı, her seferinde yepyeni bir seçeneği en baştan oluşturmayı dayatan, “zamanı salt noktasal bir şimdiye” indirgeyerek dönüştüren bir buyruklar silsilesi bu. Hepimizi herşeyin, eksiksiz doyumun/zevkin tüm nesnelerinin şimdiki anda mevcut olduğuna, sürekli oluş halinde, ideal bir gençlik konumunda kalmayı başardığımız ölçüde onlara ulaşabileceğimize ikna etmeye çalışan post-modern bir anlatı.

Diğer yandan bir de, zamanımızda ruhsal ıstırabın narsisistik ve sınır (borderline) durumlar, yeme bozuklukları (anoreksiya-bulimia), panik bozukluğu, çeşitli bağımlılıklar gibi, neredeyse yapısal olarak psikotik diyebileceğimiz yelpazeye doğru taşan ifade biçimleri söz konusu. Bedenin yüzeyine ait bir dizi semptomatik ifadenin (dövme -90’lı yıllara kadar psikiyatri kliniğinde antisosyal kişilik bozukluğunun (psikopatinin) bir “işareti” gibi görülürdü-, piercing, muhtelif estetik operasyonlar) yaygınlığını da burada anmalıyız.

“Klasik nevrozlardan farklı olarak bu ıstıraplar öznenin, eksikliği ve arzuyu sabit bir yere yerleştiremeyişini ifade ederler. Özne, başkalarıyla ilişkilerinde arzunun alanında düzenlenmiş bir sınır oluşturabilmenin imkansızlığı içindedir…Bugün postmodern özneler için bir sınır bulmak, bu sınırı sınamak ve kaydetmek için olası tek yer, ölümdeki ya da içerisi-dışarısı arasındaki bedenin yüzeydeki sınırıdır.”[1]

***

İnsanın kendi olmasının, kendini yaratması/keşfetmesinin, zevke/tatmine sınırsızca ulaşmanın olanca bunaltıcılığıyla önümüze bir görev olarak konulması günümüzdeki kimlik arayışlarının, toplumu kimliklerden ibaret gören anlayışların, kimlik eksenli/kimlikçi nefret ve hınç politikalarının da belli başlı nedeni değil midir? Her tekil öznenin kendi kendisinin biricik referansı olmaya çağrıldığı bu ideolojik iklim, dünyamızı kimlik adına işlenen vahşetlerin çölüne çevirdi çoktandır.

Toplumsal/kültürel çerçeveden neşet eden yasa/yasak, sınır, değer ve kurallar ölçüsündedir bir toplum olma hali. O çerçeve dağıldığında, toplumsal çerçeve yasa/yasak ve sınırları üretemez olduğunda, o mahrumiyet koşullarında payımıza düşen kendi içsel sınır, değer ve kurallarımızı oluşturmaya çalışmaktır ve ama beyhude bir uğraştır bu ve bugün karşı karşıya olduğumuz şey tam olarak bu dehşetli imkansızlıktır. 

İçindeki her şeyin, çıpa vazifesi görecek bütün değer ve referansların oynak ve akışkan hale geldiği, birbiriyle kolayca yer değiştirebildiği hareketli bir uzam olarak toplumun, insanlığa musallat olan zemin kaybı hissinin, ve itildiğimiz bir başınalık, yalnızlık ve depresyonun bir arada bulunuşu tesadüf sayılmamalıdır demek ki. Toplumun çözülmesi ve buharlaşmasıyla oluşan kuraklık ve çölde, temel insanlık kaidesinin, sorumluluk/suçluluk kapasitesinin kaybından arta kalan bu yüzeyde her şeye yer vardır, her türlü aşırılık ve sapıklığa.

“Öldürme eyleminin gösterilmesinden, ötekiye tümden egemen olmanın gösterilişine, cinsel gerçekleştirmenin çeşitli biçimlerine kadar bütün düşlemsel gerçekleşimler insanların kullanımında hazır bulunan farklı iletişimsel araçlarla hak statüsü kazanmaktadır. “Söz ve farklılık hakkı” adına zevkin hiçbir biçimi yasaklanamaz. Yalnızca pedofil, nekrofil ve kanibalist zevkler hala kitlesel itirazlara neden olmaktadır, zira bunlar insanın içindeki en derin yıkıcılığa dokunurlar. Diğerleri sadece hoş görülmekle kalmayıp, uygulayan öznelerce talep de edilebilmektedir.”[2]


[1] S. Lesourd, Özne Nasıl Susturulur, Çev. Özge Soysal-Ümit Edeş, Doğu Batı Yayınları, 2018, s. 97.

[2] A.g.e., s. 195