Anasayfa > Haftalık Yazılar > Göçmenleri Ne Yapacağız?

Göçmenleri Ne Yapacağız?

Barış Özkul

29 Temmuz 2019

İngiltere’de 65 yıl sonra ilk kez seçimsiz başbakanlık koltuğuna oturan (bu “nimet”ten en son 1955’te Anthony Eden yararlanmıştı) Boris Johnson’ın kabinesinde sağın çeşitli renklerinden siyasetçiler var (anti-feminist, göçmen karşıtı, İrlanda’yla gerginlik yanlısı vb.). Yeni kabinenin öncelikli gündemi Brexit’i ivedilikle sonlandırmak; bu yüzden önümüzdeki aylarda göçmen karşıtlığına ağırlık vermeleri muhtemeldir.

İngiliz siyasetinde Brexit’le iyice su yüzüne çıkan göçmen karşıtlığı, çarkları her gün daha hızlı işleyen bir siyasal rant mekanizması meydana getirdi ve bu mekanizma şimdilik merkez partilerin aleyhine işliyor. İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti’nin 2016’dan beri elbirliğiyle yarattıkları Brexit açmazına tepki olarak sağın oyları Ocak ayında kurulan Brexit Partisi’ne, AB taraftarı solun oyları ise Liberal Demokrat Parti’ye akmaya başladı. Ocak ayından bu yana Muhafazakâr Parti’den Brexit Partisi’ne kayan oy oranının %20’ye ulaştığı tahmin ediliyor. Merkez sağın Boris Johnson’dan beklentisi Theresa May’in Brexit konusundaki temkinli yaklaşımı yüzünden Brexit Partisi’ne kaptırılan oyların geri alınması. Bu da Brexit gündemi içinde göçmen karşıtlığının sertleşmesi ve merkezden aşırı sağa doğru hamle anlamına geliyor.

Yeni kabinenin kuruluşundan birkaç gün sonra Muhafazakâr Parti’nin göçmenlerle ilgili politikası İçişleri Bakanı Priti Patel tarafından açıklandı (Patel, Daily Mail’e bir makale yazıp kabinenin yol haritasını detaylandırdı).

Bu yazıda bu politika üstünde durmak istiyorum çünkü göçmenlerin durumu, “göçmen tehdidi ve endişesi” İngiltere’de, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, Türkiye’de toplumları değişen derecelerde belirlemeye, sağın moral yakıtı ve manipülasyon malzemesi olmaya devam ediyor. Sol hareketler de birçok yerde “göçmenler kardeşimizdir, misafirimizdir” demekten gayrı bir toplumsal entegrasyon projesi sunmuyorlar. Bu “kardeşlik” söylemi sorunun mahiyetini ve gidişatını değiştirmeye yetmediği gibi kardeşliğin ya da eşitliğin gerçekten hakkını veren bir toplumsal iletişim/dayanışma ağını kurma görevi büyük ölçüde devletlere havale edildiği için sağın hareket alanına sıkışmış bir edilgin/beklentisel solculuktan öteye geçilemiyor. 

***

Priti Patel’in 2019 İngilteresi’nde AB’nin göçmenlere yönelik “aşırı toleransından” yakınan bir İçişleri Bakanı olarak ortaya çıkması İngiliz tarihinin kolonyal bir cilvesi sayılabilir, çünkü Priti Patel’in kendisi de göçmen bir ailenin evladı. Aslen Hintli (Gucaratlı) olan Patel ailesi, önce Uganda’ya sonra karşılaştıkları baskı nedeniyle 1960’larda İngiltere’ye yerleşmiş. Ailenin ilk başta İngiltere’ye kattığı, transfer ettiği bir artı-değer yok; canlarını kurtarmak için, mecburiyetten Ada'ya göçtükleri anlaşılıyor. Bir yarı-siyasî ve “insanî” iltica öyküsü…

Gelgelelim ailesinin İngiltere’ye göçmesinden 50 küsur yıl sonra Priti Patel, “Ada’ya katkısı olmayan göçmenleri burada istemiyoruz” diyebiliyor: 

“İnsanların hangi ülkeden geldiklerine değil İngiltere’ye hangi katkıyı sunduklarına bakacağız. Toplumsal faydalardan yararlanmak üzere değil nitelikli işlerde çalışmak üzere gelenleri kabul edeceğiz. Misafirperverliğimizi istismar edenlere karşı daha sert önlemler alacağız.”

Priti Patel ve onun temsil ettiği muhafazakâr çizgiye hiçbir yakınlık duymuyorum ama Patel’in görüşlerinin belli bir toplumsal meşruiyetinin olduğu yadsınamaz. Göç olgusu basit bir “misafirperverlik-düşmanlık” sarkacına sıkıştırılamayacak kadar karmaşık dinamiklere sahip: Yalnız canını kurtarmak için savaştan kaçanlar değil daha iyi yaşam şartlarına kavuşmayı arzulayanlar da dünya üzerinde hareket ediyorlar ve daha iyi yaşam şartlarına kavuşma arzusu “Kendi memleketinde bunu neden yapmıyorsun?” sorusunu İngiltere’nin/Almanya’nın/Fransa’nın pek iyi şartlarda yaşamayan yerli sakinleri arasında kolayca haklılaştırabiliyor. Komünizmin enternasyonal işçi dayanışması ütopyası günümüz işçi sınıfı için uzak bir geçmişin soluk hatırası… Refah arzusuyla göç alan toplumun yerli sakini ve yoksulu olmanın sebebiyet verdiği tepkisellik “Benim barınacağım evde şu Polonyalı herif mi oturacak, benim layık olduğum işsizlik maaşını Romanya’dan buraya gelen kadın mı alacak?” vb. duyguları kolayca istismara açık hale getiriyor ve Boris Johnson gibi popülistler bu zeminde, bu banal-sınıfsal duygular üstünde yeşeriyorlar. 

Ancak göç sorunu burada başlayıp bitmiyor. Milliyetçiler, faşistler-popülistler böyle iken Avrupa’lı sosyalistler ya da sosyal demokratlar göç konusunda farklı bir konumdalar denebilecek bir durum yok. IŞİD, Boko Haram, Paris Katliamları derken özellikle Müslüman göçmenlerin ne olduğu Avrupa solunun artık umurunda değil. Göçmenlerin somut toplumsal ilişkilere nasıl entegre olacakları, iktisadi ve sosyal hayata nasıl katılacakları; birlikte yaşamın maddi, manevi ve mekânsal olarak nasıl kurulacağı gibi soruların yanıtını sol hareketler artık güçlü bir gelecek tasavvuru içinde veremiyorlar. İngiltere’de Brexit’i savunanlar AB’den çıkmakla elde edilecek iktisadi faydaları önemserken AB’de kalmak isteyenler de yine ortak pazarın iktisadi faydalarından, bütünleşik bankacılık sisteminin öneminden söz açmaktalar. Enternasyonalist bir politika ve bunun gerektirdiği somut ilişki biçimlerini (göçmenlerle birlikte yaşamanın gündelik hayattaki karşılıklarını) hayata geçirmeye kararlı bir sol hareketin varlığından söz edilemez (en azından İngiltere’de.) 

Bu tablo göçmenlerle yalnız sağın değil solun arasında da aşılması güç bariyerler olduğunu düşündürtüyor. Yeni Muhafazakâr kabine yalnız Müslümanlara değil çeperdeki AB ülkelerinden (Bulgaristan, Romanya, Ukrayna vb.) işçilere de tahammülsüzlüğünü bildirirken Labour’ın Brexit politikası sosyal haklardan yararlandıkları halde kültürel-toplumsal dokuya entegre olamayan göçmen işçilerin yerine “yerli İngiliz işçisi”ni tercih etmeye dayalı.

Priti Patel, “bundan böyle yalnız Home Office’ten iş teklifi alan vasıflı işgücü İngiltere’ye gelebilecek ve onlarda da İngilizceyi rahatlıkla konuşuyor olma şartı arayacağız” derken bir toplumsal konsensüsün rahatlığı ve özgüveniyle konuşuyor.   

Vasıflı işgücü beklentisi ilk bakışta meşru görünebilir ama küreselleşme; kapıları vasıfsızların yüzüne kapatıp vasıflılara ardına kadar açarak idare edilebilecek bir fenomen olmadığını son yıllarda iyimser umutları derinden sarsarak gösterdi. Vasıflılardan oluşan bir meritokrasi evreninde kapı dışarı edilen vasıfsızlar dizlerini kırıp oturmak yerine vasıflıların sahip oldukları vasıflara nefretle bilenen politikacıların peşlerine takılıyorlar. 

Sorunun politik tezahürü bir yana vasıflı göçmen alımı prekarya düzeninde ne kadar mümkün? İngiliz işveren yerli vasıfsıza daha yüksek ücret mi verecek yoksa yerli vasıfsızın veya deklase vasıflının göçmen vasıfsızın aldığı ücrete talim etmesi için başka önlemler mi alınacak? İşsizlik yardımının azaltılması ile işgücünün milliyeti arasında nasıl bir orantı var?

Bu Batı kapitalizminin yaşadığı ilk göç dalgası değil. Bu sefer entegrasyon sorunu farklı mı, yoksa eskiden de göçmenlere karşı ırkçı, dışlayıcı tavırlar vardı da istihdam daralması olmadığı için ırkçılıkla kabul birlikte mi gidiyordu? Ya da bugün çok daha derin bir kültürel yarılma mı yaşanıyor?

Göçmen nüfus, vasıflı veya vasıfsız olması fark etmeksizin, giderek kalabalıklaşıyor ve bu insanları kapı dışarı etmek, ülkelerin etrafını çitlerle örmek sorunu çözmek yerine ağırlaştırıyor olabilir.