Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Ya Ne Olacaktı?"

"Ya Ne Olacaktı?"

Kemal Can

25 Ekim 2019

ABD ve ardından Rusya ile sağlanan mutabakatlarla, planlanan ve beklenenden çok daha hızlı biten askeri harekatın siyasi sonuçları konusundaki yorum ve tartışmalar da öne çekildi. Bu çerçevede geçen haftaki yazıda başlattığım tartışmayı biraz daha sürdürmek doğru olacak. “Makarnadan savaşa iradesiz seçmen inancı” başlığında, iktidarın yaratabildiği olağanüstülükler ve özellikle kolay hareketlendirebildiği milliyetçi hezeyanlarla her zaman ve garantili sonuçlar alabileceği inancı sorgulanıyordu. Özellikle de daha önce başka gerekçelere dayalı benzer yorumları küçümseyenlerce bu inancın nasıl yeniden üretildiğinden söz ediliyordu. Parti destekçilerinin ve genel olarak seçmen kalabalığının, ait oldukları/kılındıkları “sosyoloji” üzerinden kolayca yönlendirilebildiği ve iradelerinin şüpheli olduğu inancı, demokrasinin güçsüzlüğü, lüzumsuzluğu veya tehdidi gibi farklı biçimler alarak geniş bir kullanıma açılıyor. 

Savaş, beka, harekat, güvenlik, terör gibi kelimelerin bolca geçtiği her teyakkuz halinin iktidarın oylarını artıracağı, etrafındaki konsolidasyonu güçlendireceği düşünülüyor. Genel olarak doğru bir önerme olmasına rağmen bu siyasi sonucu, iktidarın her ihtiyaç duyduğunda para çekeceği ATM gibi algılamak biraz sorunlu ve geçen haftaki yazıda işaret edildiği gibi kanıtları da zayıf. Fırat’ın doğusuna dönük operasyon başlamadan önce de –bu harekat bir siyasi vaat olarak gündemdeyken- bu hamlenin iktidara önemli bir destek getireceği iddiaları gündemdeydi. Meselenin başından itibaren bir iç politika meselesi olması saklanan bir durum değildi ama biraz abartılı yorumlanıyordu. Muhalefetin ve CHP’nin desteği de bu gerekçeyle bir “siyasi önlem” olarak açıklanıyordu. Operasyon fazlasıyla erken ve fazla zafer gürültüsü çıkartmaya uygun olmayan biçimde sonuçlanınca –hala ısrarlı savunucuları olsa da- bu öngörünün güvenirliği ve iddiası biraz zayıfladı.

Yapılan yanlışlara, atılan basiretsiz adımlara, siyasi yetersizliklere sonradan “ikna edici” gerekçe bulma işi, bazen “sosyolojiye” bazen algı operasyonlarına bazen de karışık zemine ihale ediliyor. Şu veya bu biçimde “muhalefet” tarafında yer aldığı iddiasında olanların bir kısmı, milliyetçiliği iktidara bırakmama, toplumsal mutabakattan ayrı düşmeme gerekçesini hala kullanıyor. Baştan muhalefet edilirse iktidarın oy desteğini çok büyüteceğini, böyle davranarak oyunun bozulduğunu söylüyorlar. Diğer bir kısım ise, harekata verdikleri desteğin karşılığını tam alamadıkları gerekçesiyle, tekrar “muhalefet” saflarına dönmeye çalışıyor. İktidarı milliyetçilik konusunda sollayarak sıkıştırabileceklerini düşünenler bu tarafta. Bir de “çarpık stratejikler” diyebileceğimiz bir grup var. Harekata karşı çıkmayı sadece Kürtlerle temasla ilişkilendiren bu yaklaşımda, zaten başka seçenekleri olmayanlar bir yere gidemeyeceklerine inanılıyor.

Siyasi alandan kaçmaya “sosyolojik” veya siyasi gerekçe bulanlarda vaziyet daha anlaşılır. Ancak tıpkı seçmen iradesizliği meselesinde olduğu gibi, siyasi aktörlerin neredeyse değişmez bir katılıkta pozisyonları olduğu ve bu mecburiyetler yüzünden onların da iradesiz olacağı fikri daha geniş bir destek buluyor. Bazen fıtrat meselesi, bazen ideolojik biçimlenme, bazen de “tarihi rol” değişmezlik iddiasının dayanağını oluşturuyor. Siyaseti diğer aktörlere göre biçimlenen mecburiyetlerle rasyonalize etme yaklaşımı en yaygın olanı. Tıpkı bütün siyasi davranışları insanı ve her türlü varoluş biçimini devreden çıkartan “sosyolojiler” ile açıklamada olduğu gibi değişemeyecek pozisyonlar ve roller var. Bu bakış açısına göre, siyasette “doğru olan”, ilkesel bir zemine değil, kurulan oyuna göre saptanır ve oyunlar genellikle fazla karışıktır. Bu komplocu deterministlerin kullanmayı en sevdikleri soru da: “Ne yapabilirdi?” Bu soruya pozitif bir içerik yükleyenler de, negatif bir fonksiyon biçenler de aynı sonuca varır. Yapılan her şey, başka seçenek olmadığı için veya zaten yapmaya memur edilenler tarafından yapılmaktadır.

Seçmen bloklarının iradesiz topaklar halinde hareket ettiği inancına, bütün siyasi aktörlerin de fıtratları veya görevleri gereği mecburiyetlerle davrandığı fikri eklenince, siyasi alanı daraltmaya çalışanlara fazla iş kalmıyor. Suriye meselesinde, son olarak harekat tartışmalarında da bunun çok çarpıcı örneklerini gördük. Mesela CHP’yi arkalamaya çalışanlardan da, onu kıyasıya eleştirmek isteyenlerden de aynı cümleyi duyduğumuz oldu: “Ya ne olacaktı?” Bu ortak cümle tamamen başka niyet ve hedefler peşinde olsalar da, hem şartlara hem de tutuma tartışılmaz bir meşruluk sağlıyor. Fakat seçmen tabanlarına olduğu gibi, siyasi aktörlere de değiştirilemez, zorlanamaz fonksiyonlar ve davranış kalıplar yüklemek, siyasi alanı daraltmaya katkı yapmakla kalmıyor, müdahale imkanını da kısıtlıyor. Eğer küsmek dönüştürücü bir siyasi eylem biçimi olarak önerilmiyorsa, “başka türlü yapılamayacağı” inancına hem seçmen hem siyasi aktörler düzeyinde şüpheyle yaklaşmak gerekir.

Siyasi alanı açan siyasi müdahaleler konusunda, Prof. Yüksel Taşkın’dan ödünç alarak, “hiçbir demokrasi demokratlar çoğunluk olduğu için getirilmemiştir” sözünü tekrarlamak gerekir. Özgürlük, barış, adalet ve benzeri bütün kuvvetli siyasi talepler için de aynı şey söylenebilir. Siyasi müdahale demokratların, barış yanlılarının veya adaletli insanların çoğunluk olduğu bir zamana ertelenemez. Bunun aksi, siyasi alanın çoğunlukçu tahakkümle kapatılmasından yana olanların tezidir. Başka tür sorularla veya mecburiyetlerle sıkıştırılan, yönlendirilen aktörler, sorular değiştirilerek ve mecburiyetler tartışmaya açılarak davranışlarını değiştirmeye, ikna edilebilir ya da zorlanabilir. Kürtlerin çok haklı tepkilerine özel bir ayrıcalık tanıyarak, Suriye konusunda yaşananların böyle bir fırsat yaratabileceğini de düşünmek gerekir. Çünkü muhalefetin (özellikle CHP’nin) saçma bir acelecilikle, çizilen pozisyonda hizalanması, beklenenden daha kısa sürede bir siyasi boşluğa dönüştü. Bu boşluğun politika dışı aktörlerden alınabilmesi, siyasi dinamiklerin müdahale iştahına bağlı olacak.