Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yoruma Dair (VIII): Kafka'dan Önce

Yoruma Dair (VIII): Kafka'dan Önce

Orhan Koçak

30 Aralık 2019

Her dilsel topluluk, kendisi bilmese de, sürekli faaliyet halindeki bir yorum cemaatidir: birbirini her zaman çoktan anlamış insanlardan oluşmuştur ve birbirinin sözlerindeki boşlukları ânında anlamla dolduruyor, leb demeden leblebiyi anlıyorlardır. Bir şakayı veya bir kötü niyeti anlamak için çevirmene ihtiyaçları yoktur. Peki aynı anlam birliği içinden, hem de onun ta içinden, en derin merkezinden, bir “skandal” cümle geldiğinde ne olacak? Şu söz, Yahudiliğin dibinden, çukurun az ama telafisiz kenarından: “Mesih gelir, sık sık gelir, her gün gelir, ama her zaman son günden bir gün sonra gelir.” Şu da komşu ezilen halkları da gözettiğini bildiğimiz, varsaydığımız bir ulusal özgürlük hareketinden: “Lezgi lobileri karıştırıyor işleri.” – Skandal kısa şaşkınlık ânından sonra yorumu kamçılar: kimi tefsirci anlamsızlığı yenilir yutulur kılmak, garabetten yeni seziş türetmek, kimisi de boşluğu, aykırılığı örtbas etmek üzere harekete geçer. Günler kalmadığında gelmek ne demektir, mesela. Bizden sonraki kuşaklar mı kastediliyordur, Mesih bizi değilse bile torunlarımızı mı karşılayacaktır; yoksa bir şeyin başlayabilmesi için her şeyin bitmesi mi gerekmektedir? Üçüncü Yol önermesinin içinde Osetlerin durumu da öngörülmüş müdür, yoksa ilave bir kavrayışa, yeni bir tevile mi gerek vardır? 

Çoğu zaman süregiden hayat galip gelir, ivmesini çoktan kazanmış ve o an için “neyin biraz doğru, neyin de çok yanlış” olduğunun işaretlerini hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmayacak bir kesinlikte ortaya koymuş olan hayati süreç: biz de gittik “CHP”ye oy verdik, o an için az yanlış yapmış olduğumuzu bilerek, umarak. Ama bazen, sık sık, hayat teorik önermeden daha budala davranır, kendi içeriğini yolda bırakır, peş peşe yanlışa dalar; işin kötüsü, pişman olmak, utanmak, ders çıkarmak gibi bir yetisi de yoktur, çünkü ne de olsa “hayat”tır kendisi, devam edendir, yargılanmayacağını, mahkûm edilemeyeceğini bilen. Ah hacıyatmaz.

***

Skandalın, şu halde başa çıkma (veya örtbas etme) uğraşının tarihi de bir meslek grubu olarak müfessirlerin tarihiyle eş zamanlı gibidir. Skandal söz Tevrat’ın “Vaiz” (Ekleziast) bölümünde patlıyor:

Bunlar Yeruşalim'de krallık yapan Davut oğlu Vaiz'in sözleridir: “Her şey boş, bomboş, bomboş!” diyor Vaiz. Ne kazancı var insanın Güneşin altında harcadığı onca emekten? Kuşaklar gelir, kuşaklar geçer, Ama dünya sonsuza dek kalır. Güneş doğar, güneş batar, hep doğduğu yere koşar. Rüzgâr güneye gider, kuzeye döner, döne döne eserek hep aynı yolu izler. Bütün ırmaklar denize akar, yine de deniz dolmaz. Irmaklar hep çıktıkları yere döner. Her şey yorucu, sözcüklerle anlatılamayacak kadar. Göz görmekle doymuyor, Kulak işitmekle dolmuyor. Önce ne olduysa, yine olacak. Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, “Bak bu yeni!” diyebileceği bir şey? Her şey çoktan, bizden yıllar önce de vardı. Geçmiş kuşaklar anımsanmıyor. Gelecek kuşaklar da kendilerinden sonra gelenlerce anımsanmayacak.[1] 

Bir skandal mı, bir inanç grubu için, demek şu veya bir şekilde varlığa (öneme, anlama) kasıtlı bir yatırım yapmış bir topluluk için bir rezalet mi? Fakat arkası da geliyor:

Ben Vaiz, Yeruşalim'de İsrail kralıyken kendimi göklerin altında yapılan her şeyi bilgece araştırıp incelemeye adadım. Tanrı'nın uğraşsınlar diye insanlara verdiği çetin bir zahmettir bu. Güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm; hepsi boştur, rüzgârı kovalamaya kalkışmaktır! Eğri olan doğrultulamaz, eksik olan sayılamaz. Kendi kendime, “İşte, bilgeliğimi benden önce Yeruşalim'de krallık yapan herkesten çok artırdım” dedim, “Alabildiğine bilgi ve bilgelik edindim.” Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım. Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgârı kovalamaya kalkışmakmış. Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar. (a.b.ç.)

Adorno’nun her türlü mendeburluğa cevaz verir görünen ünlü cümlesinin 2200 yıl önceki daha haşin versiyonu: “Eksik olan sayılamaz.”

Şu halde ne yapacaklardı, “hepsi boş” olduğuna göre? İnanç sizin işiniz değildir denildiğine göre? Evet, bu metin kutsallıktan dışlanmadığına, küfür veya apokrif olarak kovulmadığına göre, çarnaçar burada da olumlu bir mesaj aramaları, iyi geçinmeleri, en az sonraki solcular kadar iyi, hiç değilse Akif Kurtuluş ve Tanıl Bora kadar iyi geçinmeleri ve böylece skandalı örtbas etmeleri veya şekerlendirmeleri gerekmiyor muydu? 

Hahamlar dört koldan devreye giriyorlar bu bulanma ânının hemen sonrasında: Vaiz-Kral şunu mu demiş, kendi harfleriyle, “boş verin, hepsi boş, kafanızı çalıştırmayın, yiyin için, midenize ve bel altınıza güvenin” – sinagogun efendisi derhal tefsire girişir: vaiz-kral böyle diyorsa mutlaka tersini kastetmiştir, bizden sonrakilerin (Helenlerin) “ironi” adını vereceği bir yönteme başvuruyordur: önce yiyip için ki bunların ne kadar boş beleş şeyler olduğunu anlayın, biraz bu sefihlikten zarar görün, biraz değil epeyce, ailenizi, çoluğunuzu çocuğunuzu, malınızı mülkünüzü yitirin ki sonra bunların hepsini kaybetmiş bir halde oruç tutarken, iş işten geçmişken, neden sonra çalıp çırpmaktan vazgeçmişken, çok gecikmiş bir dua okurken, çatık kaşlı Yehova’nın kalbini kazanın. Ha, çok da sabırlı, olumlu, yapıcı bir figür değildir kendisi, küfürbazdır. – Din adamları pek ikna edici olamayacaklarını biliyorlardı ki herhalde, işin içine edebiyat sokuyorlar, davetkâr öyküler, göz boyası masallar, meseller. Franz Kafka da kendi inançsızlığının sıkıntılı eğlencesini buralardan türetmiş olabilir.

***

Metinle yorumu arasında skandalın kapatılmaz açığı mı belirmişti? Tevil mümkündür, yorum. Metin şey mi demiş, “irfan acı getirir, acıyla bilgi doğru orantılı artar.” Müfessir daha takkesini bile masaya koymadan gözümüzün içine baka baka şöyle diyecektir:

 “Bu doğrudur ama tersi de doğrudur, yüz seksen derece tersi değil de yüz kırk derece tersi: bilgi acı getirir, evet, ama acı kişiyi eskisinden de sersem bırakabilir. Hepiniz Eyüp olacağınızı sanmayın, o öyküye de çokça bel bağlamayın. Sabırla ilgili başka söylentiler de var, daha tatsız, daha beyhude, daha çirkin. Biz sizi sevdiğimiz için anlatmıyoruz onları.” 

Özgün sözle evcilleştirilmiş yorumu arasındaki uçurumu (“yorum aralığı” demiştik bu ileti dizisinin başında) kapatmak için hahamın elinde sopanın dışında tek bir araç vardır: maşal, masal, mesel, kısaca anlatı, gemicinin veya devecinin yüzlerce yıl boyunca köy kahvesinde birikmiş, çökelmiş palavraları, şu çöl sıcağında. Skandal kutsal metinle halkın anlayışını birbirine bağlayan bir “ara-metin” olacaktır bu palavra, bu öykü: stratejik bir intertéxte, cemaatin bağlılığını edebi zevk karşılığında satın alan.

Tevrat tıka basa doludur böyle tatlı, korkunç veya sadece üzücü öykülerle; özellikle ilk beş kitaptan sonraki kısımlar, özgün mesajı (Musa) sonra gelenlere, fazla geç gelenlere aktarmakla görevli metinler. Ama ara-metnin amacına ulaşması, demek okurun/dinleyicinin oradan bir ders, bir nimşal çıkarması, kıssanın hissesini süzüp alması için çok temel bir koşul gerekiyordur: ona bu “sonuca” kendisinin vardığı, hisseyi sırf kendi zekasıyla türettiği yanılsamasını yaşatacak bazı hileler, bazı kurgu teknikleri, en başta da boşluklar, hikâye içindeki anlam kesintileri: o boşluğu kendisi dolduran, kendi doldurduğunu sanan, hisseden ve böylece mesajı nerdeyse aracısız, tercümansız, yorumcusuz sahiplenen kişiler, gruplar. Kendileri de birer amatör müfessir haline getirilmişlerdir bu noktada, bir yorum cemaatinin doğal üyesi olmuşlardır. Herkes birbirini anlıyordur, her zaman çok iyi geçinemeseler de, ufaktan çalıp çırpmaya devam etseler de. -- Boşluğu kendi doldurmak, öyle hissetmek. Bütün bu “geleneği” toptan reddederek ortaya çıkmış Rosa Luxemburg gibi pırıl pırıl bir devrimci de şey demiyor muydu, kürsüden vaaz veren SPD şefine (August Bebel?) bakarak: “Kitleler sosyalizmi ve devrimci mücadelenin hedeflerini kendi (sokak, fabrika ve tarla) deneyimleri içinde öğrenirler, o somut anda, o mücadelenin yaşanmış dakikaları, saatleri, günleri, haftaları içinde.” Buna çok inanıyordu. 1899 ile 1919 arasında sık sık çıktığı kürsülerde hep bunu söyledi. 

Ya Kafka? Asıl mirasçısı olmakla birlikte geleneği ne tam sahiplenen, ne tam reddeden, sadece ufak ufak oradan çalıp çırpmakla idare eden? O nasıl yapıyordu?



[1] Beckett’te şöyle geçiyor bu (sefil serseri, ne olduysa bir an eski rezaletlerini, fiyaskolarını hatırlayacak olmuştur): “Ben ölünce bunlardan çok daha fazlası da unutulmuş olacak.” Şu halde devam.