Lâtif Bir Lütuf yahut Talâttuf: “Hekimlik Sanatları”

Hastaydı: Bedeni değil. Hiç bu kadar sağlıklı olmamıştı... 

— William Faulkner, 1932.[1]

Hastaydı, ama ona ait olmayan, dünyanın sağlığı olan bu hastalık ne kadar iyiydi! 

— Maurice Blanchot, 1941.[2] 

 

Söylenecek ne çok şey var: Tıbbın beşerî ve toplumsal yüzeyleri, doğa ve kültür küreleriyle kesişen yörüngeleri, ahlâk ve bilim ile olan irtibatı, sermaye devrelerinin akışına dahli, sanat ve teknolojiyle tinsel akrabalığı, kozmik ve kaotik olanla dinamik teması, hukuk ve siyasetle hercümerç olması… Ne çok enkaz, diye ünleyen şairi haklı çıkaracak bir yumak çuvalı, bir yanıyla da. Söylenecek ne çok şey varsa, doğrusu ya, sözden taşan içeriğiyle söyleşebilenlerin sayısı da bir o kadar az. Azlığı mesabesinde de nadide. Neyse ki Ercan Kesal, geçtiğimiz aylarda mesleğine ince oyalarla, pastel tonlarla, kıvrak desenlerle, lâtif sözcüklerle yeniden uğradı: Hekimlik Sanatları (2023). Yalnızca mesleğine değil, bir tür kendilik antropolojisi halinde, zanaatın üzerinde bıraktığı izlere, sembollere, siyasal formasyonuna, muhakeme kaynaklarına, referanslara ve hatta faziletlere birer fenomenal uğrak olarak sokuldu; bir tür Droste etkisi ile, iç içe ayna görüntüleri şeklinde göz alabildiğine sonsuza dek uzayıp gider gibi (s. 57 ve 64):

Evet, kötü bir öğrenciydim. […] Benim tıbbiye yıllarımın nasıl geçtiğini sorarsanız; şiirle, kavgayla, boykotla, korsanla, bildiriyle, dansla, rakıyla, çipurayla, aşkla, ayrılıkla, imbatla geçti.

Böylece Kesal, şimdiye dek en yüklü biçimiyle Peri Gazozu’nda (2013) ele aldığı hikemî mesel(e)leri[3] bu kez nispeten ferah bir müstakil arazide, otobiyografik bellek turu eşliğinde yoklamış oldu.

Şu an için belki yersizdir, belki de toptan lüzumsuz; ancak dilerseniz şematik bir gruplandırma yapmayı deneyelim. Yazarımız hekimdir, antropologdur, sinema ve edebiyat insanıdır. Evvelemirde seçkin bir hikâye hafriyatçısıdır: “[H]ep iyi bir anlatıcı olmak istedim. Edebiyat ve sinemayla ilişkimi de buradan tesis ediyorum” (s. 11). Diyebiliriz ki Mihail Bulgakov ve Oliver Sacks başta olmak üzere, Abraham Verghese gibi, Jerome Groopman gibi, Richard Selzer gibi, Michael J. Collins yahut da Samuel Shem gibi hekim-yazarlar sınıfına kayıtlıdır.[4] Bu takımyıldızını ortaklaştıran şey, dosdoğru mesleğinden veyahut da mesleğinin havzasından geçen başkaca kaynaklardan damıtılan insanî nektarları dolgun bir metinsellik eşliğinde yudumla(t)maktır belki de. Hasbelkader tabip olmuş olmak değil. Ercan Kesal’ın bir fazlası var: Tıpkı Dr. John Sassall[5] veya Dr. Arslan Ebiri[6] gibi, hatta bizatihi Kesal’ın geçerken değindiği “Doktor Mehmet” (Kel Doktor) gibi (s. 61) akıp giden bir tahkiyenin, estetik bir anlatı peyzajının veya kimileyin henüz dile gelmemiş bir yaşanmışlığın canlı bir parçası, bir tür arka plan tanığı olmak. “Telif” sözcüğünün ikili anlamı gibi düşünebiliriz: Hem bir yaratım, hem de bir yerleşim edimi; yani bizzat eseri üretmek ile üretilmiş bir eserin aşina bir suretine (“ülfet”) dönüşmenin çifte yüzeyi. Böylelikle medikal antropoloji izlekleri, âdeta hem bir fazlalık hem de artık olarak “lânetli pay”ın (Bataille) kudretli yayınımı (dispersion) gibi, zarif ve zorlamasız biçimde edebiyat antropolojisi yatağına doğru kıvrılır. Uzatmayalım: Kesal’ın “kurmaca ile gerçekliğin iç içe geçtiği”ni (s. 127) söylediği Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)[7] ile Nasipse Adayız (2020) ikilisi, Türkiye taşrasındaki hekim öznelliğinin yerli telif antropolojisi bağlamında[8] iki elzem başyapıttır hani. Dahası, ötesi ve fazlasıdır. Hem anlatan, hem de anlatılan: Böylelikle Türkçe yazında otobiyografik anlatının (halen ve inatla süregiden) şunca çelimsizliği, olsa olsa, esaslı örneklerini G.G. Márquez veya Yaşar Kemal gibi tanrısal figürlerde rastladığımız “belleğin kör kuytularının bekçiliği”ne ve o arada hikâye anlatıcılığına reverans yapan Hekimlik Sanatları gibi endemik eserler eliyle can bulabilir. Geç gelen ama besleyici, turfanda (Spätling) ürünlerdir bunlar, Rilke’nin dediği gibi.

Belki de bir analoji kurmayı önerebiliriz, daha doğrusu Kesal ile ortak klasörde yer alan bir başka dosyayı çıkarıp kurcalayabiliriz. Esasen bir pan-artist olsa da, Kafkaesk alegorik öyküleriyle bildiğimiz Dr. Fikret Ürgüp (1914-1977) orada bizi bekliyor. Tastamam Aldous Huxley ile Gilles Deleuze’ün[9] ağzına layık bir figür olarak yârenlik ile hekimlik, edebiyat ile tıp arasında salınan nadide bir değer olarak anmalı onu. Şair küçük İskender’in aktarımıyla:

Sait Faik’in doktoru, Ece Ayhan’ın sırdaşı; yabancılaşma ile şizofreniyi tahlilde acımasız, kendine yakın durmak için varlığına uzak kalmaya tahammül edebilecek kadar bilimsel.[10]

Tanpınar’ın ise “Doktor Fikret”idir o. Yine Leylâ Erbil’in ifadesiyle, “hem bireyin hem toplumsal bilincin çeşitli alanlarından köklü örneklerle dolup taşan kalemi”yle şavkır.[11] Bir salgın hastalığın gölgesinde geçen “Aşı” adlı öyküsündeki doktor, aşı yapmak amacıyla hazırlattığı barakaya aldığı tüm askerleri öldürür. Bu özgün öyküyle insan-hayvan, yaşam-ölüm, şifacı-cellât ikiliklerine tekinsizce sokulmuş olur Ürgüp.[12] Hazır Ürgüp’ü zikretmişken, şair Haydar Ergülen’in “elem doktoru” diyerek her fırsatta selâmladığı yakın dostu, psikiyatri uzmanı şair Behçet Aysan’ı dem çekerek düşünelim biraz da.[13] Ercan Kesal’ın da mahfilinde, yanı başında yer aldığı değerli meslektaşı ve de “ağabeyi”dir o (s. 88-90). Yine Ergülen’in bir başka anma metninden aktaralım:

Behçet Aysan benim gençlik arkadaşımdır, delilik derecesinde insandır, hastalık derecesinde duyarlıdır, çalıştığı hastaneye işkenceden getirilen bir tutukluya yapılan kötü muamele karşısında isyan edip, gözaltındaki zanlıyı işkenceden getiren sivil polislerin yakasına sarılır, mesleğinden kovulmayı göze alacak kadar, yeminine bağlı böyle bir doktordur o.[14]

Ercan Kesal’dan akseden hûzme de aynı kaynaktan saçılır. Bu biraz da, hekimliğin yaşam-ölüm ikilisinin bir müttefiki, deyim yerindeyse bir “müzakere murahhası” olmasından ötürü değil midir? Nitekim Hekimlik Sanatları’nda da söz konusu ârâfta olma haline ilişkin çok sayıda detay paylaşılır (özellikle, s. 32 ve 47). Bu detaylar varoluşsal yolculuğun bir parçası olduğu ölçüde, nihilistik ve lirik yanları iç içe, bir arada taşıyor gibidir:

Muayene, uygulama ya da temsil ettikleriyle yaşamı, devamlılığı sağlayan hekimler, garip bir biçimde ölümün de en yakın şahidi, sahibi ve parçasıydı.

Dahası da vardı. Onun tabiriyle “beden üzerinde hak iddia eden tıp biliminin hevesli polislerinden olma[k]” (s. 151), yani bir tür “tıbbiye iltihabı” olarak sadece tahakküm üreten bir biyopolitik enstrüman olarak aşırı tabiplik müessesesi[15] şöyle dursun… “Hastayı bir bulgular dosyası hâline getiren sistem”e inat, tam da “insanı anlama, dinleme ve ona dokunma sanatı” (s. 121), hatta “hikâye biriktirme sanatı” (s. 122) olarak gördüğü hekimliğe ilişkin ömürlük mesaisini şöyle betimliyordu Kesal (s. 10, 123 ve 150):

Onları [hastalarımı] gözlüyor, hâllerine şaşırıyor, bazen öfkeleniyorum. Ama elimden gelen her şeyi de esirgemeden yapmaya çalışıyorum. Onları izlemek, ellerinden tutmak, omuz vermek, sarılmak asıl bana iyi geliyor. […] Onlar için basit sayılar gibi ifade edilen insanların, kadın, erkek ve çocukların, onların hastalıklarının, dertlerinin ve ne iyi ki şifalarının da bir parçası biziz. […] Tüm hastalarıma olan şükran duygularım, gönül borcum hiç bitmeyecek. Beni her gün yeniden yeni sınavlara sokan hekimlik mesleğimden alnımın akıyla çıkabilmem için gerekli ‘hesaplaşma’ fırsatını bana onlar vermiştir.

Gerçekten de klinisyenliğin “art-yöre”sidir bu: Hasta-hekim arasındaki örtük bütünleşmenin bileşenleri olarak bedensel işlemler, epistemik ipuçları, iletişimsel-toplumsal öğeler ve çok daha fazlası, dile gelmemiş ama “müdrik” olunan haptik temaslar olarak oradadır. Bir canlılık ve beden praksiyolojisi olarak “izah edilemeyen edimler” hanesindedir. Canlılık faaliyetine içkin olan bir “kendiliğinden aşinalık”tır. Söz konusu bilgi kümesi, terapötik uzama oksijenini yayarak kılcallarını nefeslendirir. Psikomotor, duyusal ve bilişsel beceriler virtüel ve doğaçlama yordamlarla, bir vital örüntü tanıma (pattern recognition) sistemine evrilir. Iskalanmasın: Minör hekimliğin kalbinde de tam olarak bu yöntemsel motif yatar. Gelin bu motifi, hazır Kesal’ın huzurundayken, sinemasal sekanslarla donatalım: Akira Kurosawa’nın, Yamamoto’nun kitabından uyarlanmış olan ve 19. yüzyılda, Japonya’da, yoksullara hizmet veren bir köy kliniğinde geçen Kızıl Sakal filmi (Akahige, 1965), mezuniyet sonrası hiç ummadığı bir yerde staja giden, bu nedenle küskünlükle burnundan soluyan genç ve hırslı hekim Dr. Noboru Yasumoto’nun, taşradaki kliniğin başhekimi olan “kızıl sakal” Dr. Kyojio Niide’nin nemrut ama müşfik mihmandarlığındaki meslekî serüvenini anlatır. Yeryüzü travmalar, zulümler, sefaletler, ızdıraplar ve çaresizlikler ile dolup taşmaktadır. Acziyet ve yetersizlik arasında mekik dokur, kibre ve önyargılara meydan okur Dr. Yasumoto. O süreçte kendini sağaltmak ile başkasını sağaltmanın özdeşliğini duyumsamaya başlar. Bilhassa hastaları olan Rokusuke, Otoyo ve Sahachi ile muhasebelerinden, varoluşsal yârenliğinden bunu öğrenmiştir. Bizzat kendisi de hastalanacaktır. Neyse ki klinisyenin acısı, hastasıyla ilişkisindeki şefkat ve bakım eliyle, ondan öğrendikleriyle yatışabilmektedir.

John Berger, Abidin Dino’nun ardından yazdığı o çok zarif anma yazısında bir yerde, “Hastanedeki hastaların acılarını bir sismografın iğnesinin çizgileri gibi ince ince çizerdi,” diyordu.[16] Burada da öyle, buradan böyle: Titreştirdiği, fokurdattığı dünyaların otokton öykülerinin takipçisi olarak, göz kırpan kamaşmalar halinde bir boşluğu ışıklandıran Dr. Kesal… “Yaşam oburluğu” dediği (s. 37) iştahıyla, taşra rapsodisinin dirimsel virtüözü. Tıpkı demli ve kekre bir çay gibi bir tür nazik ikram, o meyanda kararlı bir vakar eşliğinde: Lâtif bir lütuf olarak talâttuf işte.


[1] Ağustos Işığı, çev. M. Belge, İstanbul: Cem, 1968, s. 206.

[2] Karanlık Thomas, çev. S. Dolanoğlu, İstanbul: Metis, 2015, s. 58.

[3] Hekimliğin, mahremiyet erişimi ve hastanın sırrına doğrudan vâkıf oluşu nedeniyle “başka mesleklere benzeme[diği]” gerçeğinden büyüklenme hususuna, yani “[d]ünyanın bizimle birlikte kurulduğu” zehabına sataştığı satırlarına, “bozkırın orta yerinde bin yıldır terk edilmiş gibi” olduğu kasaba hekimliği günlerinden cezaevi doktorluğu sırasında “hiç olmazsa haftada bir gün, kendileriyle uzun uzun, insan gibi konuşan genç bir hekimi özlemle bekl[eyen]” mahkûmlara varıncaya dek… Bkz. Peri Gazozu, İstanbul: İletişim, 2016, s. 102, 129, 132, 136, vd.

[4] Madem sıralamış bulunduk: Zaten popüler bir şöhretle bilinenler dışında, özellikle şu üç leziz eseri hassaten zikredelim: A. Verghese, My Own Country: A Doctor’s Story, Simon & Schuster, 1994; R. Selzer, Letters to a Young Doctor, Harper Paperbacks, 1996; J. Groopman, The Measure of Our Days: A Spiritual Exploration of Illness, Penguin Books, 1997.

[5] Evet, John Berger ve Jean Mohr’un ortaklaşa resmettiği (1967) köy/taşra hekimi Dr. John Sassall’dır o. Türkçede: Talihli Bir Adam: Bir Köy Doktorunun Hikâyesi, çev. O. Akınhay, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008. Özlü bir alıntı için: J. Berger, “Tutanak Yazmanı”, Kütüphanedeki Beden: Edebî Bir Modern Tıp Antolojisi içinde, der. I. Bamforth, çev. B. Kovulmaz, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2004, s. 393-403.

[6] Ebiri’ye dair, Enis Batur’dan: Kurşunkalem Portreler, İstanbul: Sel, 2017, s. 142-144.

[7] Ercan Kesal, 15 Mart 2018’de katıldığı bir söyleşisinde, Balzac ve Dr. Bénassis’i üzerine gelen bir soru üzerine hekimlik deneyimi ile Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) bağlamında içten dokunuşlarda bulunmuştu: “Sinema, Bir Dinleme Sanatıdır”, Sosyoloji Seminerleri IV: Sinema ve Sosyoloji içinde, ed. M.E. Balcı, İstanbul: Alfa, 2020, s. 97-130, özellikle, s. 109-112.

[8] Türkiye’nin modernleşme serüveninde hekim öznelliğinin tarihsel-toplumsal panoramasını çizmeye çalıştığım şu çalışmada, bu iki filmden özlü biçimde yararlanmıştım. Merak edilirse: Tıp ve Tarih: Türkiye’de Hekim Öznelliği, İstanbul: NotaBene, 2022, s. 478-479 ve 482-483.

[9] Şu iki yapıt kastediliyor: (i.) A. Huxley, Edebiyat ve Bilim, çev. Ü. Özünlü, Ankara: Epos, 2014; (ii.) G. Deleuze, Kritik ve Klinik, çev. İ.M. Uysal, İstanbul: Norgunk, 2013.

[10] “Bizi Sersemleten Hayatlar”, Sabitfikir (sabitfikir.com), 15.07.2011. Yine meslekî detaylar açısından, şu çalışmaya bakılabilir: İ. Tüzer, Fikret Ürgüp: Deliler Dünyasında Bir Marjinal, Ankara: Akçağ, 2019, s. 20-22.

[11] Aktarım, Murat Gülsoy’un yazısından: “Sınırlarda Dolaşan Bir Yazar: Fikret Ürgüp”, Kitap24 (t24.com.tr/k24), 11 Haziran 2015.

[12] Şurada bulunabilir: F. Ürgüp, Bütün Hikâyeleri, haz. H. Soygür, İstanbul: Okuyan Us, 2007.

[13] Ergülen’in şu yazısına bakılabilir: “Tabip ile ‘Düello’”, Radikal, 31 Mayıs 2001.

[14] “Hassasiyet Duyarlılığı”, Vefa Bazen Unutmaktır, İstanbul: Kırmızı Kedi, 2014, s. 69-70.

[15] Bu ifade ile ne kastedildiğinin açımlanması için: “Bingo: Aşırı Tabiplik”, Tıp ve Tarih: Türkiye’de Hekim Öznelliği, 2022, s. 99-119.

[16] Fotokopiler, çev. C. Çapan, İstanbul: Metis, 2003, s. 87-89. Gene şurada: Portreler: Sanatçılar Üzerine Yazılar, çev. B. Eyüboğlu, İstanbul: Metis, 2018, s. 372-374.